Edebiyatı kategoriler aracılığıyla düzenleme eğilimi, metinlerin nasıl okunup sınıflandırıldığını uzun zamandır belirlemektedir. Ancak türler nadiren sabit kalır; sanatsal pratikler tarihsel baskılara, biçimsel yorgunluğa ve değişen izleyici algılarına yanıt verdikçe dönüşür, gevşer ve yeniden yapılandırılır. Yirminci yüzyıl tiyatrosu, kalıtsal dramatik biçimleri yeniden üretmekten ziyade onları sıklıkla sarsarak bu istikrarsızlığı daha görünür hâle getirir. Bu bağlamda bu makale, minimalizmin türsel dönüşüm için nasıl bir katalizör işlevi gördüğünü incelemek amacıyla Godot’yu Beklerken (1954) ve Bizim Kasaba (1938) oyunlarını ele almaktadır. Bu çalışma, türü sabit kurallar bütünü olarak değerlendirilmez. Bunun yerine, türün indirgeme ve ölçülülük yoluyla nasıl biçim kazandığına odaklanır. Godot’yu Beklerken’de bu durum, açık bir ilerleyişten ziyade bekleyiş, tekrar ve gecikme biçiminde ortaya çıkar. Buna karşılık, Bizim Kasaba gündelik hayatı paylaşılan bir insanlık deneyimi olarak çerçeveleyen daha sakin ve törensel bir minimalizmi harekete geçirir. Farklı tiyatral geleneklerden gelseler de her iki oyun da dramatik fazlalığı azaltır ve dikkati eksik olana yönelterek anlamın üretiminde seyircinin etkin rolünü ön plana çıkarır.
The impulse to organize experience through categories has long shaped how literature is read and classified. Yet genres rarely remain intact; they shift, loosen, and reconfigure as artistic practices respond to historical pressures, formal fatigue, and changing modes of spectatorship. Twentieth-century drama brings this instability into sharp focus, frequently unsettling inherited dramatic forms rather than reproducing them. Within this context, this article examines Waiting for Godot (1954) and Our Town (1938) to explore how minimalism functions as a catalyst for generic transformation. This study does not treat genre as a fixed set of rules. Instead, it looks at how genre takes shape through reduction and restraint. In Waiting for Godot, this appears as waiting, repetition, and delay rather than clear progression. In contrast, Our Town mobilizes a quieter, ritualized minimalism that frames everyday life as a shared human experience. Despite their different theatrical lineages, both plays reduce dramatic excess and shift attention toward what is absent, thereby foregrounding the spectator’s active role in the production of meaning.