






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>The Journal of Academic Social Science Studies, Yıl 2012 Sayı 5 Issue 6</title>
    <link>https://jasstudies.com/?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=550</link>
    <description>The Journal of Academic Social Science Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    <generator/>
    <item>
      <title>EVİNİN DIŞINDA KAYSERİLİ KADINLAR (1923-1970)(FOTOĞRAFLARDA KAYSERİLİ KADINLARIN İMAJI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26330</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26330</guid>
      <author>Neslihan ALTUNCUOĞLU</author>
      <description>Kadınların statülerindeki değişmeler yapılan inkılâplar, kabul edilen kanunlara göre şekil bulmaktadır. Öncelikle hukuki, siyasi ve ekonomik alanlarda meydana gelen değişimler kısa zamanda kadının dış görünümünde de bir takım değişimlere sebep olmaktadır. Çalışmamızda Kayseri’de Cumhuriyet öncesi ile Cumhuriyetin ilanından sonra 1970’li yıllara kadar geçen süreç içerisinde kadınların evlerinin dışında giydikleri kıyafetlerinde meydana gelen değişim incelenecektir. Kayseri sokaklarında, resmi törenlerde, geleneksel örf ve adetlerde (düğün, sünnet düğünü vb ritüellerin) değişen kadın imajı irdelenecektir. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte başlayan modern kadın imajının Kayseri'deki yansımaları incelenecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>16. YÜZYILDA SAFEVİ DEVLETİ’NDE ETKİLİ OLAN DÖRT TÜRKMEN AŞİRETİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26302</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26302</guid>
      <author>Cihat AYDOĞMUŞOĞLU</author>
      <description>1501 yılında Şeyh Haydar’ın oğlu İsmail, Ak Koyunlu hükümdarı Elvend’i yenerek Tebriz’de Safevi Devleti’ni kurmuştur. Bu devlet, İslâm devrinde İran’da kurulmuş olan devletlerin en uzun ömürlüsü olmuştur. Safevi Devleti, kurulduktan sonra hem Osmanlı Devleti hem de Özbeklerle mücadelelere başlamıştır. Zira Safevi Devleti kurulur kurulmaz kendini iki Sünni dünya arasında bulmuştu. Bu mücadeleler sırasında Şah İsmail, Anadolu’ya gönderdiği müritleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti topraklarında kargaşa çıkartmak istemiştir. Zira Anadolu’daki Türkmen aşiretlerin, kendisinin de içinden çıktığı Safeviye Tarikatı’na ataları zamanından beri eğilimleri olduğunu biliyordu. Dolayısıyla Safevi Devleti’ni kuran ve yönetim mekanizmasının omurgasını oluşturan topluluk, tamamen Türk olup aynı zamanda Anadolulu idi. Böylece devleti ayakta tutan unsur Türkler (Türkmen aşiretleri) olmuştur. Şah Abbas’ın reformlarına kadar bu Kızılbaş Türkmen aşiretleri devlet teşkilatında ve orduda yönetimi ellerinde tutmuşlardır. Türkmen aşiretleri, İran coğrafyasına dağılarak Türkçe ve Türk kültürünün etkisini genişletmişlerdir. Türkmen emirlerinin eyalet valiliklerini ellerinde tutmaları ve kendi aşiretlerini yanlarında bulundurmaları sayesinde İran coğrafyası adeta bir Türk coğrafyası görünümü arz etmiştir. Fakat bu aşiretlerin olumlu etkilerinin yanında, devletteki hâkim pozisyonlarını korumak için giriştikleri acımasız mücadeleler gibi olumsuz etkileri de görülmüştür. Hatta bu mücadeleler çoğu zaman merkezi devlet otoritesini sarsan boyutlara ulaşmıştır. 16. Yüzyılda bu aşiretlerin en etkili olanları Türkmen, Tekelü, Şamlu ve Ustacalu oymakları olmuştur. Biz, bu makalede işte bu aşiretlerin faaliyetlerini anlatmaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OĞUZ KAĞAN DESTANI’NDA BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26350</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26350</guid>
      <author>Mehmet Emin BARS</author>
      <description>Oğuz Kağan Destanı bugün elimizde bulunan eski Türk destanlarının en önemlilerinden biridir. Bu destanın iki varyantının bulunduğu iki yazılı kaynak vardır. Birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan, Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek yazma nüshadır. Oğuz Kağan Destanı’nın ikinci önemli varyantı, İlhanlı Devleti’nde sarayda önemli roller üstlenmiş tarihçi ve doktor Reşidettin’in Farsça tarihine, farklı yazılı ve sözlü kaynaklardan aktararak meydana getirdiği metindir. Bu varyant Uygur yazısıyla oluşturulmuş varyanttan oldukça farklıdır. Büyülü gerçekçilik, 20. yüzyılda postmodern sanat anlayışıyla önemli ölçüde işbirliği içinde görülen bir anlatım tarzıdır. Bu tarzla birlikte folklorik anlatım tarzı canlandırılarak, günümüze uyarlanmıştır. Genel anlamda büyülü gerçekçilik, Latin Amerika’nın roman alanında o yıllara kadar en üretken dönemi olarak bilinen 1950’ler ve 1960’larda farklı şekillerde ortaya çıkmış ve farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Bundan sonra terim bir akım olarak değil de bir anlatım tarzı olarak kullanılmıştır. Bu kavram, Türkiye'ye ancak 1980'li yıllarda ulaşmıştır. Büyülü gerçekçilik bir sanat akımı veya bir edebî tür değildir. Büyülü gerçekçilik farklı geleneklerden türeyen, farklı sanat dallarında kullanılan bir anlatım üslûbudur. Büyülü gerçekçi metinlerle halk anlatıları arasında yakın ilişki bulunur. Büyülü gerçekçi anlatılarda halk anlatılarında olduğu gibi okur ya da dinleyiciler kahramanların olağanüstü durumlarını sıradanmış gibi karşılar. Çalışmamızda Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan, Uygur yazısıyla yazılmış, W. Bang ve R. Rahmeti [Arat] tarafından 1936 yılında “Oğuz Kağan Destanı” adıyla Türkçe olarak yayımlanmış olan metindebüyülü gerçekçilik üslûbunun varlığı incelenecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ANADOLU TİCARETİNİN GELİŞMESİ BAĞLAMINDA SELÇUKLULARIN KIRIM/SUĞDAK POLİTİKASI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26221</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26221</guid>
      <author>Yaşar BEDİRHAN</author>
      <description>Türkiye Selçuklu Devleti (1075-1318) sultanlarından; I. Rükneddin Süleyman-şâh (467-478/1075-1086), I. Rükneddin Kılıç Arslan (485-500/1093-1107), Şahinşâh (1110-1116) ve I. Rükneddin Mesud (510-550/1116-1155) ömürlerini; Anadolu topraklarının fethi, Haçlılar ve Bizanslılar'la, Büyük Selçuklular'la ve diğer Türk Beylikleri'yle savaşlar ile devletin kurulup teşkilâtlandırılması yolunda feda etmişlerdir. Bu sultanlara kurucu sultanlar da diyebiliriz. Türkiye Selçuklu Devleti (1075-1318), I. Rükneddin Mesud'un (510-550/1116-1155) son yılları ile II. Rükneddin Kılıç Arslan'dan (550-588/1156-1192) itibaren siyasî, askerî, iktisadî, ticarî, harsi ve mimarî açılardan hızlı bir kalkınma devresine girmiştir. Türkiye Selçuklu Devleti (1075-1318), bugün de jeopolitik ve stratejik öneminde hiçbir azalmaya uğramamış, hatta bir kat daha artmış olan Türkiye'de kurulduğu için, tarih boyunca üç kıt'a arasında önemli bir ticarî köprü rolünü üslenen bu coğrafyanın tüm avantajlarından başarıyla faydalanmasını bilmiştir. Bu başarıda coğrafî avantajlar kadar, hatta daha çok takip edilen siyasetlerin önemi yadsınamaz. Dünya tarihinde - bugün de olduğu gibi— ticaret insanların geçimi, devletlerin kalkınması için büyük bir önem taşımıştır. Türkiye Selçuklu Sultanları da bunu çok iyi bildiklerinden, Anadolu’nun gelişmesi için ticari faaliyetlerin gelişmesine büyük çaba harcamışlardır. Özellikle Anadolu üzerinden geçen ticaret yollarının güvenliğini sağladıkları gibi, Anadolu ile bağlantılı olan deniz ticaret yollarının da güvenliğini sağlamaya çalışmışlardır. Bunun en önemli örneği I. Alaaddin Keykubad zamanında (1220/ 1237) Kırım’a yapılan seferdir. Karadeniz ticaret yolu vasıtasıyla Orta Asya bozkırlarının ticaretini elinde tutmaya çalışan Türkiye Selçuklu sultanı I. Alaaddin Keykubad, Kırımı ele geçirmiş ve böylece Karadeniz ticaret yollarının güvenliğini sağlamıştır. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İSLÂM TARİHİ KİTAPLARINDA KÜRTLER HAKKINDAKİ RİVAYETLER (7. VE 12. YÜZYIL ARASI)</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26275</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26275</guid>
      <author>Bekir BİÇER</author>
      <description>Kürtlerin tarihi ve kültürü hakkındaki bilgilerimiz kısıtlı ve yetersizdir çünkü Kürtler hakkında yeterince bilimsel çalışma yapılmamıştır. Bu araştırmada İslam tarihi kitaplarında Kürtler hakkındaki bilgi ve rivayetler derlenmiştir. Araştırma sonunda görülmüştür ki, Kürtler, Arap, Fars ve Türkler gibi İslam milletlerinden biridir. Kürtler 7. yüzyıldan itibaren Cibal, Ermeniyye ve Azerbeycan çevresinde yaşamıştır. O dönemlerde Kürdistan ismi kullanılmamıştır. Kürtler, İslâmiyetten önce daha çok Sâsâni İmparatorluğunun egemenliği altında yaşamıştır. Hz. Ömer döneminden itibaren Kürtler Müslümanlarla karşılaşmış ve Farslarla birlikte Müslümanlara karşı savaşmıştır. Ancak Farslar gibi onlar da İslam orduları karşısında yenilmiştir. Dört Halife devrinde Kürtler İslam hâkimiyetine girmiş ve büyük çoğunluğu bu dönemde Müslüman olmuştur. Kürtler Müslüman olunca İslam ümmetinin bir parçası haline gelmiş, İslam kültür ve medeniyeti içinde yer almıştır. Ancak Kürtler aşiretler şeklinde ülkenin dağlık kesimlerinde ve çoğu zaman göçebe olarak yaşadıkları için medeniyete katkıları az olmuştur. Kürtlerin büyük çoğunluğu Müslümandır ve Ehl-i Sünnet mezhebine mensuptur. Az bir kısmı ise Harici ve Şii olmuştur. Kürt aşiretler askeri ve siyasi bir güç olduğu için Emeviler ve Abbasiler döneminde ya devletin kolluk kuvveti olmuş ya da devlete karşı zaman zaman isyanlar çıkarmıştır. Abbasi devleti zayıflayınca Kürtler küçük beylikler ve hanedanlar kurmuştur. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey devrinden itibaren Kürtler Selçuklu hâkimiyeti altına girmiştir. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>TARİHTEN GÜNÜMÜZE, GÜNÜMÜZDEN GELECEĞE BİR GÜÇ MÜCADELESİ OYUNU: AVRASYA, ORTA ASYA VE TÜRKİYE</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26166</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26166</guid>
      <author>Olcay ÖZKAYA DUMANHaktan BİRSEL, Olcay ÖZKAYA DUMAN</author>
      <description>Avrasya tarih boyunca kültürlerin ve uygarlıkların beşiği olmuştur. Bu nedenle de tarihin her döneminde bu topraklar hâkimiyet mücadelelerinde sahne olarak kullanılmış ve dünyayı etkileyen önemli kırılma noktaları yaratmıştır. Avrasya’nın merkezini oluşturan Orta Asya, hem Türklerin ata yurdu olması, hem Rus asimilasyonlarına uğraması ve hem de SSCB sonrasında güç mücadelelerine sahne olması nedeniyle Türkiye için çok önem taşımaktadır. SSCB sonrasında başlayan mücadele çok yönlüdür. İçinde kültürel, ekonomik, enerji ve siyasi çıkarların ön plana çıktığı ve her türlü gelişmenin Türkiye’yi direkt olarak etkilediği oluşumlar mevcuttur. Türkiye’de özellikle tarihi bağları nedeniyle bu mücadelenin içinde başlangıçtan itibaren yer almaya çalışmaktadır. Avrasya ve özellikle Orta Asya coğrafyası bir güç dengesi mücadelesine tanık olmaya başladığında Türkiye’nin bölgedeki potansiyeli değerlendirmesi ve başlatacağı girişimleri ile kendini ortaya koyacak bir yeni döneme girecektir. Bu yeni dönemde Türkiye bölgede güç dengesi olma amaçlı varlık göstermek isteyecektir. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>3 MAYIS 1944 OLAYLARI IŞIĞINDA İÇ-DIŞ POLİTİKADA SİYASÎ DENGELER</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26234</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26234</guid>
      <author>Zübeyir BÜTÜNER</author>
      <description>Irkçılık ve Turancılık davası ile, Türkçülük, Türk Milliyetçiliği gibi fikirler Türkiye'deki Sovyet yanlısı propagandalarla hukuk önünde yargılanarak, Sovyetler Birliği'nin sosyalist düşüncelerle yayılmasına engel olunacağına inanılan bu hareketi, Faşist Almanya'nın ırkçı ve faşist fikirlerini destekleyen bir hareket gibi göstermeye çalışmıştır. Basın içinde yer alan hükümet yanlısı bazı yayın organları, Faşist Almanya’nın II. Dünya Savaşı’ndan galip çıkacağına inandılar. Bu nedenle kendi faaliyetlerini gizleyecek ve dikkati başkalarının üzerine yönlendirebilecek bir zemin oluşturdular. Parti ve hükümet kadrolarına sızmak isteyen sosyalist çevreler bu dava ile devlet kadrolarına, üniversitelere yerleşme imkânı bulmuşlardır. Hükümet ve devrin yöneticileri Sovyetler Birliğine hoş görünmek adına sosyalist çevreleri desteklemişler ve faaliyetlerine izin vermişlerdir. Sol kendi içerisinde olmadığı, ama tahrik ederek planladığı olaylarla, devlete bağlı, tarihinde hiç bir döneminde devlete karşı tepkisini eylemlerle göstermeyen milliyetçi kesimi olayların içerisine çekerek, demokratik tepki göstermelerini sağlayarak, kendi propagandalarını yapabilecekleri, demokratik eylemlere zemin hazırlamışlar, Türkiye’ye bu yolla demokratik gelişmeler getirmeyi planlamışlardır. 3 Mayıs 1944 olayları iki şahıs arasında geçen siyasi bir çekişmeyle başlar. Sonra Irkçılık-Turancılık davası adı altında büyük bir davanın konusu olur. İddianameler hazırlanır, suçlamalar, savunmalar ve hüküm gerekçesi ortaya konur. Her davada olduğu gibi bu davada bilinenler ve bilinmeyenler vardır. Bu davanın bilinmeyenleri önemlidir. Tarihe mal olmuş bu dava belli çevrelerin tahrikiyle planlanmış ve gerçeğe dayalı olmamasına rağmen gerçek bir olay gibi kabul edilmiştir. Bu davanın gizli amaçları ve hedefleri vardır. Bu dava dış politika malzemesinde kullanılmak amacıyla ve komünist kadroların devlete ve üniversiteleri yerleştirilmesi amacıyla kurgulanmıştır. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>YALAN HABERLERDEN GERÇEK HABERLERE: BASINDA ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26294</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26294</guid>
      <author>Muhammed Bilal ÇELİKSerkan YAZICI , M. Bilal ÇELİK</author>
      <description>Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün ardından tüm dünya basınında çıkan haberler, onun çağdaşları arasında yarattığı etkiyi ortaya koymaktadır. Bir kişi hakkında yapılan doğru haberler kadar yalan haberler de onun küresel anlamda taşıdığı değer hakkında fikir verebilir. Mustafa Kemal Atatürk, I. Dünya Savaşı’ndan itibaren binlerce gerçek ve gerçek dışı habere konu olmuştur. Kendisiyle ilgili gerçek ya da gerçeğe yakın haberler ağırlıklı olarak savaş yıllarında askerî başarı ve gayretlerini, 19 Mayıs 1919 sonrasında ise Padişahın ve devrin büyük devletlerinin isteklerine isyan eden bir Osmanlı Paşasının siyasi ve askerî faaliyetlerini içerir. Gerçek dışı haberlerin önemli bir kısmı onun gerçek vefat yılı olan 1938’den yıllar önce öldüğüne, öldürüldüğüne veya ölümcül sağlık sorunlarına sahip olduğuna ilişkindir. Özellikle Kurtuluş Savaşı gibi bir dönemde o hareketi başlatan ve içinde başat bir rol üstlenen birinin hayatını kaybetmesinin derece sarsıcı bir etki yaratacağı açıktır. Dönemin gazeteleri üzerine yapılan derinlikli akademik incelemeler bazı yayın organlarının bu tür sansasyonel haberler yaparak günlük tirajlarını artırmanın cazibesine kapıldıklarını göstermektedir. Bu çalışmada tüm bu basın yayın külliyatı içinde Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlığı, hayati durumu ve sağlık sorunlarının yaratacağı sonuçlar ile ilgili haberler üzerine yoğunlaşılmıştır. 1920’lerden itibaren sıklıkla karşılaşılan bu haberlerde onun yaşam durumu önce bazı asılsız ölüm haberleri daha sonra ise ağır hastalıklar geçirdiğine dair bir seyir izlemekle birlikte Türkiye’den ABD’ye ilgi duyulan bir konu olarak göze çarpmaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İKTİDAR-BASIN İLİŞKİLERİNİN TÜRKİYE’DE GÖRÜNÜMÜ (1918-1960)</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26194</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26194</guid>
      <author>Şerif DEMİR</author>
      <description>Osmanlı Devletinin fiilen sona erdiği I. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’da; işgal kuvvetlerinin etkili olması, en çok basında etkisini gösterdi. Bunun sonucu olarak İstanbul basınının büyük çoğunluğu, Anadolu’da gelişen ulusal mücadeleye kuşkuyla yaklaştı veya soğuk baktı. İstanbul Basınının tavrını belirlemesinde, İstanbul Hükümetinin ve işgal kuvvetlerinin çok büyük etkileri vardı. Basının özgür ve bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildi. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen Milli Mücadeleye destek olan pek çok cesur gazetelerde vardı. Millî Mücadele sonrası başlayan inkılâplar, 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu ile yaşanan siyasî gelişmeler, basın-yayın dünyasında önemli değişimlere sebep oldu. İktidar, muhalif basını tasfiye yoluna giderek büyük oranda kontrol altına aldı. Basın-iktidar ilişkilerinde yeni bir boyut getirildi. Türkiye hızla değişiyordu. Sosyal ve siyasal yapıda da büyük bir değişim yaşanırken bazı basın organları bu değişimi tam anlamıyla anlamakta zorluk çektiler. Çeşitli sebeplerle iktidara karşı poltikalar üretince büyük oranda tasfiye edildiler. Basın tarihinde 1945 yılında itibaren çok partili hayata geçiş süreciyle başlayan siyasî normalleşme basında da birebir karşılık buldu. Birçok yeni siyasi parti kurulduğu gibi birçok yeni basın organı tesis edildi. Bu zamana kadar siyaset basını yönlendirirken, bu zamandan itibaren basın siyaseti yönlendirmeye çalıştı. Çok Partili Hayat ile birlikte basının özgürlük alanı bir hayli genişledi. Tek parti dönemi uıygulamalarla kıyaslanamayacak ölçüde rahatlama yaşandı. Dönemin siyasetcileri basının ne kadar önemli bir güç olduğunu bildiklerinden basına büyük önem verdiler. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>MÜSLÜMAN KARDEŞLER ÖRGÜTÜ’NÜN SON DÖNEMDE ORTADOĞUDAKİ ETKİNLİĞİ VE SİYASETİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26352</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26352</guid>
      <author>Yeşim DEMİR</author>
      <description>Ortadoğu’nun uzun yıllar sömürge altında kalmış olması ve Batı’nın desteğini alarak halkını baskı altında tutan otoriter rejimlerin varlığı, zaman içerisinde halkın hoşnutsuzluğuna sebep olmuştur. Demokrasinin gereği olan yönetimde daha çok söz hakkı isteği, ekonomik durumun kötüye gitmesi ve özgürlük talepleri, Arap Baharı olarak tanımlanan ve bölgede domino etkisi yaratan protesto hareketlerinin gerçekleşmesine sebep olmuştur. Arap Baharı’nın önemli aktörlerinden olan ve bulundukları ülkelerde ‘‘devlet içinde devlet’’ olarak anılan Müslüman Kardeşler, temel hedefleri olan İslam devleti ve Müslüman birliğini kurmak için hemen her dönem faaliyetlerini sürdürmüştür. Sivil toplum kuruluşu gibi hareket ederek okul, hastane, fabrika ve cami kurarak her alanda olduğu gibi siyasi alanda da varlıklarını hissettirmiştir. Müslüman Kardeşler, deviremeyeceklerini düşündükleri rejimlere karşı hareketten kaçınmışlardır ancak, fırsat buldukça zayıf gördükleri yönetimlere yönelik devirme girişiminde bulunmuşlardır. Arap Baharı sürecindeki gelişmeler bunun göstergesi durumundadır. Bazıları için Arap halkının sesi, İslami değerlerin simgesi olarak görülen, bazıları tarafından da demokrasiyi tehdit eden siyasal İslam’ın yükselişi olarak görülen Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesi durumunda, Arap Baharının temel söylemlerine uygun olarak nasıl bir politika izleyeceği merak edilmekle birlikte endişe de yaratmaktadır. Arap Baharı sürecinde tüm muhalif kesimleri egemen diktatörlüklere karşı bir araya getiren ‘‘çoğulculuk’’, ‘‘demokrasi’’ ve ‘‘özgürlük’’ etmenlerinin bölgedeki sorunları kesin olarak çözeceği belli olmasa da, bundan sonraki süreçte ‘‘Pan-Arabizm’’, ‘‘İslam’’ ve ‘‘demokrasi’’ kavramlarının vazgeçilmez olacağını ortaya koymuştur.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>TARİHÖNCESİ DÖNEMDE EĞİTİM</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26346</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26346</guid>
      <author>Derya ÇIĞIR DİKYOL</author>
      <description>Eğitim tarihi insanlık tarihidir. İnsanlık tarihi ise yazıyla değil insanın edindiği bilgiyi toplumla paylaşmasıyla ve kendinden sonraki nesillere aktarması ile başlar. İnsanın dünya üzerinde bırakmış olduğu maddi kültür kalıntıları, o dönemde süregelmiş olan eğitimi anlamamıza yardımcı olabilir. Son yıllarda giderek gelişen arkeoloji bilimi, elde ettiği verilerle bu konuda elimizdeki verileri arttırmıştır. Bu çalışmanın amacı, tarihöncesi dönemde eğitimin nasıl gerçekleştiği sorusuna yanıt bulabilmektir. Doküman analizi yöntemiyle gerçekleştirilmiş olan çalışmada, arkeoloji dışında antropoloji, etnoloji ve eğitim bilimlerine ilişkin kaynaklar kullanılmıştır. Çalışmaların bulguları, eğitim açısından yeniden ele alınarak bütünsel bir çerçevede sunulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde okul olarak nitelenebilecek bir kurum, öğretmenlik diye bir meslek olmasa da, eğitimin kendi doğal süreci içerisinde informal bir şekilde sürdüğü anlaşılmıştır. Bu döneme ait arkeolojik buluntular eğitim açısından değerlendirildiğinde, sosyolojik ve antropolojik araştırmalarında yardımıyla tarihöncesinde eğitim hakkında bir takım çıkarımlarda bulunmak mümkün olabilmektedir. Döneme ait taş aletler, mağara resimleri, heykelcikler gibi sanat ürünleri, mimari kalıntılar, çanak-çömlekler de kültür aktarımının ve insanın zihinsel gelişiminin iyi birer göstergesi olarak değerlendirilebilir durumdadırlar. Prehistorik insan öğrenirken, her türlü yaşam problemini çözmek için bilgiyi kullanır, bilgiyi ezberleyerek değil, zihinde yapılandırarak, anlamlandırarak, yorumlayarak, yeni durumlara transfer eder ve bu bilgiden yeni bilgiler üretmeyi amaçlar. Sonuç olarak, tarihöncesi dönem eğitiminin öğretmekten çok öğrenme temeline dayalı olmasının günümüz yapılandırmacı yaklaşım anlayışıyla örtüştüğü çıkarımı yapılabilir. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>TABAL ÜLKESİ’NİN METAL KAYNAKLARI AÇISINDAN ÖNEMİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26245</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26245</guid>
      <author>Sevgi DÖNMEZ</author>
      <description>M.Ö. I. binin ilk yarısında, Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra kurulan Geç Hitit kent devletlerinden biri olan Tabal, jeopolitik konumu ve zengin maden kaynakları nedeniyle çağdaşı birçok güçlü devletin çekişme alanı olmuştur. Kayseri, Nevşehir, Niğde, Karaman ve Aksaray’ı içine alan Kapadokya bölgesinde kurulan Tabal’in sınırları sık sık değişmekteydi. Tabal, Bolkardağı’nın, zengin gümüş, kurşun, çinko, demir, bakır yataklarını kullanmış, bronz endüstrisinde ulaşmış olduğu teknik başarı nedeniyle, Yakındoğu pazarlarında, metal eserlerinden övgüyle söz edilmiştir. Tabal metal eserlerinin biçimsel özelliklerinin yansıdığı diğer bölge kültürlerinin metal sanatı, dönemin ticari ilişkilerini ortaya koyması açısından önemlidir. Torosların kuzeyinde, Hititlerin çöküşünden artakalan daha eski Luwi unsurlarını temsil etmiş olan Tabal Krallığı, Toroslar engeline değin uzanan Kızılırmak’ın güneyindeki sahada kurulmuş, daha sonraki devirlerde Lykonia ve Kapadokya olarak isimlendirilmiştir. Tabal Ülkesi’nin çok sayıda krallıktan oluşan konfederasyon görünümünde olması, onun sınırlarının belirlenmesini güçleştirmiştir. Sınır tanımlamaları için hareket noktasını oluşturan hiyeroglif yazıtların yayılım sahası, Tabal Ülkesi’nin kullandığı muhtemel maden kaynakları açısından da önem taşımaktadır. Tabal Ülkesi, Bolkardağı’nın zengin maden yataklarının yanı sıra, Yakındoğu pazarları için önem taşıyan Doğu kalay yataklarını da kullanmış olmalıdır. Tabal Ülkesi demir kaynakları açısından zengin bir coğrafyaya sahiptir. Bolkardağı demir yatakları dışında, Kayseri-Pınarbaşı Yöresi’ndeki Uzunyayla ve Sivas-Divriğ yatakları, Gürün ve Malatya Bölgesi’ndeki yataklar, Orta Toroslar, Güneydoğu Toroslar ve Amanos demir yatakları, Tabal Ülkesi’nin coğrafi sınırlarına yakın alanlarda yer alması nedeniyle, Tabal’in kullanmış olabileceği muhtemel kaynaklardır. Tabal Ülkesi’nin maden işleme sanatındaki teknik başarısı, gerek Tabal’in etkilediği kültür sahalarındaki arkeolojik buluntular, gerekse yazılı belgelerle desteklenmektedir. Tabal Ülkesi’nin sınırları içerisinde yer alan yerleşim yerlerinin maden kaynaklarına ve ticari yollara yakın alanlarda kurulmuş olması, Tabal Krallığının maden ekonomisini, merkezi bir organizasyonla, planlı bir şekilde gerçekleştirdiğini kanıtlaması bakımından önem taşımaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>PANZEHİR RİSALESİ ŞİFÂ’İYYEDE İNCİ ÜZERİNE AÇIKLAMALAR</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26257</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26257</guid>
      <author>Muhittin ELİAÇIK</author>
      <description>Zehir karşıtı deva anlamına gelen panzehir, eski tıpta ruh ve bedeni zehirlerden koruyan ve taşlara dayalı ilaç ve devaları anlatan bir kelime olarak geçmektedir. Eski tıpta, bedeni koruyan, dert ve kederlerin bozukluklarını düzelten şeylere pâdzehr denilmiştir. Sultan II.Mustafa zamanında bir saray hekimi olan Şifâî Şaban Efendi’nin yazdığı Şifâ’iyye risalesi de bu konuda hazırlanmış bir eser olup, panzehir özelliği bulunan taşları ayrıntılı olarak açıklamaktadır. Üç bölüm ve bir sonuç kısmından oluşan bu eserin birinci bölümünde madenî panzehirler, ikinci bölümünde hayvânî panzehirler, üçüncü bölümünde ise panzehir kapsamına giren başka taşlar anlatılmıştır. Sonuç bölümünde de şaşırtıcı birçok özelliğe sahip olan bazı taşlar anlatılmıştır. Küçük hacimli olan bu eser, Şifâî Şaban Efendi tarafından Silahdâr İbrâhîm Ağa’nın teşviki üzerine ve birçok önemli tıp kitabı araştırılarak yazılmıştır. Bu risalede ayrıntılı olarak açıklanmış kelimelerden birisi de sadef ve onun içindeki incidir. Edebiyatta en çok geçen mecazlardan olan bu iki kelime bu eserde uzun uzadıya anlatılmıştır. Bu makalede eserin bu bölümü incelenip tanıtılmaktadır</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KARAY TÜRKLERİNDE AKRABALIK ADLARI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26197</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26197</guid>
      <author>Nesrin GÜLLÜDAĞ</author>
      <description>Dillerin söz varlığında, temel kelimeler önemli bir yer tutar. Sayı adları, hayvan adları, organ adları, akrabalık adları, temel kelimeler olarak kabul görmektedir. Bu yüzden, bu kelimeler, dil öğretimi, dillerin akrabalıkları, dilbilgisi gibi dil incelemelerinde ilk olarak başvurulan kelimelerdir. Türk dili de akrabalık adları bakımından çok çeşitlilik gösterir. Bu durum Türk toplumunda aile kurumunun ve akrabalık ilişkilerinin çok önemli ve özel bir konuma sahip olduğunun da bir göstergesidir. Bir dilin akrabalık terimlerinin sayısal olarak az ya da çok olması, o toplumun yaşamındaki aile ve akrabalık ilişkileri ile de doğrudan ilgilidir. Pek çok dilde bir tek kelime birden fazla akrabalık bağını karşılamasına rağmen Türkçe’de her tür akrabalık için ayrı ayrı terim kullanılmaktadır. Karaylar Hazarlar döneminde Museviliği kabul etmiş bir Türk topluluğudur. Karay Türkçesi Türk dilleri arasında Kıpçak grubuna dahildir. Bugün Türk konuşma ve yazı dillerinden biri olan Karay Türkçesi yok olmak üzeredir. Uzun yıllar millî bir şekil kazanamayan Karay Türkçesi’nin, Troki, Haliç ve Kırım adıyla bilinen üç ayrı ağzı bulunmaktadır. Karaylar 1930’lu yıllara kadar İbrani, Latin ve Kril alfabeleri ile yazmışlardır. Dini metin içeren elyazmalarında ise İbrani alfabesini kullanmışlardır. Bu çalışmada Musevi olan, Karay Türklerine ait yaklaşık 200 akrabalık adı tespit edilmiş olup, bu adlar kan yoluyla ve evlilik yoluyla oluşan akrabalık adları olarak sınıflandırılmıştır. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. YÜZYILDA ORTAYA ÇIKAN MISIR MESELESİ VE KADI KIRAN OLAYI (1833)</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26286</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26286</guid>
      <author>Ahmet GÜNDÜZ</author>
      <description>XIX. Yüzyıl’da Osmanlı Devleti siyasî, askerî ve ekonomik yönlerden özellikle de Batıdaki gelişmelere paralel olarak sıkıntılı bir süreç içine girmiştir. Merkezî otoritenin de sarsıldığı bu süreçte, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu durum Batı’nın Osmanlı’ya karşı olan müdahalelerinin de artmasında etkili olmuştur. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır’da görev yaptığı süreçte çeşitli reformlar yapmış ve siyasî faaliyetlerde bulunarak güçlenmiş bir şahsiyettir. Hatta 1821’de çıkan Rum isyanını bastıramayan Osmanlı Devleti ondan yardım alarak bu isyanı bastırabilmiştir. Ancak Kavalalı bu başarılarından sonra devletten bir takım taleplerde bulunmuş, kendisine vaad edilen istekleri gerçekleşmeyince isyan etmiştir. Bu olay kısa zaman içerisinde Avrupa ve Rusya’nın da içine girdiği uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin Mehmet Ali Paşa’nın isyanı ile uğraştığı dönemde ülke içerisinde de bir takım sıkıntıların, huzursuzlukların olduğu görülmektedir. Osmanlı Devleti’nin Mısır Meselesi ile uğraştığı sırada İç Anadolu bölgesinde bir isyan ortaya çıkmıştır. Bu huzursuzluğun elebaşısı konumunda olan Kadı Kıran Mehmet adındaki bir şahıstır. Başına topladığı bir takım kişilerle devlete karşı isyan etmiştir. İç Anadolu bölgesinde 1826-1833 yılları arasında huzursuzluk çıkararak bölgede etkili olmuştur. Özellikle Mısır Meselesinin olduğu dönemde devletin içine düştüğü otorite zayıflığını fırsat bilen Kadı Kıran Mehmet, etrafına topladığı bir takım kişilerle daha çok yağmacılık yapmak için isyan çıkartmıştır. Devletin sıkı takibi sonucunda 1833 tarihinde Kadı Kıran Mehmet’in kendisi ve adamları yakalanarak bu huzursuzluk etkisiz bir hale getirilmiştir. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>MİNOS, MİKEN VE HİTİTLER EKSENİNDE BATI ANADOLU’DAKİ MUHTEMEL SÖMÜRGECİLİK FAALİYETLERİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26343</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26343</guid>
      <author>Barış GÜR</author>
      <description>Bu çalışmada, Orta Tunç Çağı’nın sonlarından başlayan ve Geç Tunç Çağı boyunca Batı Anadolu’yu etkileyen olası sömürgecilik faaliyetleri ele alınmaya çalışılmıştır. Araştırmalar Miletos’un Yeni Saraylar Çağı’nda Doğu Akdeniz boyunca yaygın bir ticaret ağına sahip Minos uygarlığı tarafından bir koloni kenti haline getirildiğini göstermektedir. Bu dönemde farklı yerleşmelerde de Minos etkisi gözlenmektedir. Kuşkusuz, söz konusu Minos varlığının sebebi ticaret yollarını kontrol ederek kalayın Batı Anadolu’daki pazarını kontrol edebilmektir. Ege havzasında Minosluların yerini alan Mikenlerin ise GH IIIA döneminden itibaren Batı Anadolu toprakları ile ilgilenmeye başladıkları görülür. Mikenlerin Batı Anadolu’ya olan ilgisinin altında kuşkusuz Kıta Yunanistan’da çok az sayıda ya da hiç ele geçmeyen doğal kaynakların var olması yatmaktadır. Batı Anadolu’nun coğrafi ve jeolojik yapısı ele alındığında, kereste ihtiyacını karşılayacak ormanların dağılımı, maden kaynaklarının bolluğu, bunların içerisinde en önemlileri olan altın kaynaklarının bölgedeki dağılımı Mikenleri cezbeden etkenlerden olmalıdır. Yer altı ve yer üstü kaynaklarının yanı sıra Batı Anadolu’dan karşılanan Miken saraylarında çalıştırılacak köleler de bu etkenlerden biri olmalıdır.Benzer biçimde Hititlerin de Batı Anadolu’nun insan gücünden faydalandıkları, esir aldıklar halkları Orta Anadolu’daki tarım arazilerinde kullandıkları Hitit belgeleri yoluyla bilinmektedir. II. Tuthaliya’nın Assuwa Konfederasyonu’na karşı gerçekleştirdiği askeri seferi sonucunda 10.000 asker, 600 takım at ve savaş esirlerinden oluşan çok sayıda ganimeti Hatti ülkesine götürdüğü bilinmektedir. Keza II. Murşili’de Batı Anadolu’ya gerçekleştirdiği seferi sonrasında Arzawa’dan en az 65.000 insanı Hitit anayurduna taşımıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>CUMHURİYET DÖNEMİNDE AÇILAN İLK MADENCİLİK OKULLARI VE MADENCİ YETİŞTİRME KURSLARI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26320</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26320</guid>
      <author>Turgut İLERİ</author>
      <description>Madencilik adını verdiğimiz faaliyetler eskiden beri birçok alana katkıları dolayısı ile ülkelerin daima ilgisini çekmiştir. Ülkelerin kalkınmasında, ilerlemesinde ve ekonomilerinin gelişmesinde önemli görülen bu alan Türkiye Cumhuriyeti Devleti için de aynı önemi taşımıştır. Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan dönemde modern, çağdaş ve ileri bir toplum yaratma düşüncesi hükümetlerin temel politikalarını oluşturmuştur. Bu amaçla 17 Şubat 1923’de İzmir’de İktisat Kongresi toplanmıştır. Kongrede; madencilikle ilgili olarak, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının en iyi şekilde işlenmesi ve çağdaş medeniyetin sahip olduğu düzeye ulaşılması kararı alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti madencilik politikalarını, bu temel üzerine oturtmaya çalışmıştır. Bu çerçevede madencilikle ilgili kurum, kuruluş ve işletmeler tesis etmişler, çıkarılan kanun ve nizamnameler ile Türk Madenciliğini ileriye götürmeye çalışmışlardır. Bu çalışmada, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından sonraki dönemde Türk madenciliğini geliştirmek için açılan okullar ile madenci yetiştirmek üzere açılan kurslar ele alınmıştır. Çalışmanın esas amacı, söz konusu dönemde Türkiye’de madenciliğin geliştirilmesi için yürütülen eğitim boyutlu faaliyetleri ortaya koymaktır. Bu doğrultuda yaptığımız çalışmanın I. kısmında, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren ülkemizin madenci ihtiyacını karşılamak amacı ile sırası ile Zonguldak’ta Yüksek Maden Mühendis Mektebi, Maden Teknisyen Mektebi, Maden Başçavuş Mektebi ve İstanbul Üniversitesine bağlı olarak Maden Fakültesinin açılışı hakkında bilgi verilmiştir. Çalışmamızın II. kısmında madencilerin bilgi ve becerisini artıracak meslekî ve yetiştirme kurslarının açılışından söz edilmiştir. Bu çerçevede, Maden Ocaklarında Açılan Meslekî Kurslar ile Barutçu Yetiştirme Kursları hakkında bilgi verilmiştir. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KURTULUŞ SAVAŞI’NDA MİLLETVEKİLİ, VALİ, MİLLİ EĞİTİM BAKANI BİR İTTİHATÇI İSMAİL SAFA (ÖZLER) BEY (1885-1940)</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26348</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26348</guid>
      <author>İbrahim İSLAM</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sonunda dramatik bir şekilde çöküşü ile ülke işgale uğramış ve işgale karşı verilen bağımsızlık savaşı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması ile sonuçlanmıştır. İsmail Safa (ÖZLER) Bey milletvekili, vali ve bakan olarak, bu mücadelede aktif olarak yer almıştır. Millî mücadelenin sonunda devletin kurulması ve kurumsallaşması aşamasında önemli katkılarda bulunmuştur. İsmail Safa Bey, I. TBMM için 1920 yılında yapılan seçimlerde Mersin milletvekili seçildi. 8 Mayıs 1920 tarihinde TBMM’ye katılarak yasama faaliyetlerine başladı. Aynı dönemde, 5 Ağustos 1920’de yapılan Pozantı Kongresi’nde Adana Vilayet merkezinin Pozantı’ya taşınması kararlaştırıldı. Bu kongrede, İsmail Safa Bey, Adana Valiliği’ne vekâleten atandı. 1923 yılında yapılan II. TBMM seçimlerinde 239 ikinci seçmen oyu alarak Adana mebusu seçildi.11 Ağustos 1923 tarihinden itibaren 1927 yılına kadar mecliste milletvekili olarak görev yaptı. 1939 yılında yeniden milletvekili seçildi. 1940 yılında milletvekili iken öldü. İsmail Safa Bey, Kurtuluş Savaşı döneminin son ve cumhuriyet döneminin ilk Millî Eğitim bakanıdır. Bakan olduğu süre içerisinde, İlköğretim Kanunu yapmak, Türkiye Bilim kurulunu toplamak gibi önemli çalışmalarda bulunmuştur. Eğitim hayatıyla ilgili olarak, öğretmen yetiştirme, yatılı okullar, yabancı dil eğitimi ve uygulamalı eğitim alanlarında yeni düzenlemeler yapılmasına katkı sağlamıştır. Bu çalışmada İsmail Safa Bey’in yaşam öyküsü, görevleri ve düşünce hayatı incelenmiştir. Bu araştırmada, Osmanlı ve cumhuriyet dönemi arşiv belgeleri, TBMM tutanakları, dönemin süreli yayınları, hatıralar ve araştırma eserlerden yararlanılmıştır. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>FRANSIZ İHTİLÂLİ’NDEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE ULUSÇULUK AKIMI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26376</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26376</guid>
      <author>Nesrin ATICI KANBEROĞLU</author>
      <description>Fransız İhtilalinden bu yana tüm dünyayı etkisi altına almış olan ulusçuluk akımı zaman ve koşullara göre şekil değiştirmiş ve zamanla devlet eşittir ulus kavramına bürünerek modernleştirilmiştir. Osmanlı Devleti, Fransız İhtilali'nin ilk yıllarında, bünyesinde farklı pek çok milleti barındırdığı için milliyetçilik akımından olabildiği kadar uzak durmaya gayret etmiştir. Milliyetçilik yerine devletin kuruluş temeli olan "Millet Sistemi"ni sürdürmeye çalışmıştır. Ancak "ulusçuluk" akımının önünün alınamaması devleti başka arayışlara yöneltmiş ve Sultan II. Abdülhamit Dönemi'nde, "ulusçuluk" akımına karşıt olarak "ümmetçilik" akımı benimsenmiştir. Sultan Abdülhamit'in politikalarının devleti yok etmeye sürüklediğini düşünen Enver, Cemal ve Talat Paşa'lar Sultan II. Abdülhamit'i tahtından edip de yönetimi ele geçirince "ulusçuluk" akımı ile bağlantılı şekilde "turancılık" akımı benimsenmiştir. Atatürk'ün sınırlar içi "ulusçuluk" akımına kadar da varlığını sürdürmüştür. Atatürk ise ulus derken aynı sınırlar içinde yaşayan insanların tamamını kast ediyordu. Fakat Atatürk'ün 1938'de ölmesi, dünyanın II. bir savaşa doğru gitmesi, Türkiye'nin -eski müttefik olan- Alman sempatisi ve Almanların kazanacağına duyulan inanç, devlet içinde ırkçı eğilimlerin filizlenmesine neden olmuştur. Bu makalede tüm bu süreç ve Fransız İhtilali’nden 1946 Türkiye’sine ulusçuluk kavramının nasıl şekil değiştirdiği incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX YÜZYILDA OSMANLI ANADOLUSUNDA ERMENİ TOPLUM YAŞANTISI: ÇORUM VE ANTAKYA KARŞILAŞTIRMALI ÖRNEKLERİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26218</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26218</guid>
      <author>Adem KARA</author>
      <description>Osmanlı Devletinde en fazla ilgi alaka görmüş, devletin en mahrem kurumlarında vazife almış ve “Millet-i sadıka” olarak teveccüh görmüş Ermeni cemaatinin, Osmanlı coğrafyasında Türklerle iç içe devam eden hayatları zaman içerisinde hayal kırıklığına dönüşecek neticeler vermişti. Çalışmamızda Anadolu’da iki toplumun birlikte yaşantısı zikredilmeye çalışılacaktır. Anadolu’nun iki farklı özellikli bölgesi Çorum ve Antakya’da tespit edebildiğimiz hususiyetler ifade edilerek bir karşılaştırma yapılmaya çalışılacaktır. Öncelikle Çorum ve Antakya şehirleri tek tek ele alınarak neticede bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KLASİK DÖNEMDE OSMANLI DEVLETİ’NDE TARIMA ETKİ EDEN FAKTÖRLER VE BU FAKTÖRLERİN ORTAYA ÇIKARDIĞI SONUÇLAR</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26324</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26324</guid>
      <author>Durmuş Volkan KARABOĞA</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin klasik döneminde (1300-1600), disiplinli bir tarım politikası uygulanarak hem devletin hem de reayanın üretim kaynaklı bir gelir kaybına uğramasına izin verilmemiştir. Ancak tarımsal faaliyetlerin olağan olarak gerçekleşmesi için devletin bu alanda uygulamaya koyduğu kuralların önemi yanı sıra Osmanlı çiftçisinin birim alandan mümkün olan en yüksek verimi alabilmesini etkileyen ya da engelleyen birtakım etkenler de mevcuttu. Bu etkenlerin bir kısmı birbirine senkrone olarak ortaya çıkabildiği gibi bir kısmı da diğerlerinden bağımsız olarak gelişme göstermekte ve neticede Osmanlı ekonomisini ve içtimai hayatını ciddi anlamda etkileyecek gelişmelere sebebiyet vermekteydi. Klasik dönem Osmanlı topraklarında, tarımsal faaliyetler ve buna bağlı olarak yetiştirilen tarım ürünlerinin çeşitliliği, coğrafi şartların ve iklimin güçlü tesiri altında kaldığından XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu coğrafyanın genişliği, iklim çeşitliliğindeki yelpazenin genişlemesine paralel olarak, tarım ürünlerinde de çeşitliliğin artmasında etken rol oynamaktaydı. Klasik Osmanlı dönemindeki aktif tarımsal faaliyetlerin daha sonraki dönemlerde devam etmesini ve gelişmesini engelleyen etmenler içerisinde ise tarımla uğraşan köylünün toprağın mülkiyetine sahip olmaması, köylünün can ve mal güvenliğinin yeterince sağlanamaması, çiftçi kesiminin toprak sistemindeki çözülüşle paralel olarak ve celali isyanlarının beraberinde getirdiği ortamın da etkisiyle yerel güçler ve vergi tahsildarlarının zulmüne maruz kalması, ulaşım imkânlarının yetersizliği, sıklıkla karşı karşıya kalınan kuraklıklar, vergi yükünün önemli ölçüde çiftçinin üzerinde olması, tarımın ticarileşememesi gibi faktörler sayılabilir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OSMANLI TAHTINDA HAK İDDİA EDEN BİR MACERAPEREST: DÜZME ŞEHZADE AHMED NADİR BEY</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26279</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26279</guid>
      <author>Musa KILIÇ</author>
      <description>Diğer hanedan tarihlerinde görülebildiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda da saltanatın sahibi ailenin üyesi olduğu iddia eden bazı düzmece isimlere rastlamak mümkündür. II. Mahmud döneminin sonlarında ortaya çıkan ve IV. Mustafa’nın oğlu ve saltanatın yasal varisi olduğunu iddia eden Ahmed Nadir Bey bu isimlerden biridir. Düzme şehzadenin hikayesine göre, babasının tahtan indirilmesinden sonra hamile olan annesi öldürülmesi emredilmesine rağmen kaçmayı başarmıştı. Ahmed Nadir gerçekte kim olduğunu ancak annesinin ölümünden sonra öğrenmişti. Artık hayatının tek amacı babasının intikamını almaktır. Bir süre Osmanlı İmparatorluğu ve Mısır valisi Mehmed Ali Paşa emrinde çalışır. Ancak sırrının ortaya çıkmasından korktuğu için Avrupa’ya kaçmak zorunda kalır ve daha sonra iddiaları konusunda Avrupa hükümetlerini ikna etmeğe çalışır. Elbette ciddiye alınmadı. Ancak ilginç hikayesi Avrupa basını ve kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardı. Daha sonra bir süreliğine gözden kaybolur. Fakat 1843 yılında, Tarsus’ta yeniden ortaya çıkar. Çeşitli vaatlerle yerel yöneticileri Anadolu’da bir isyan çıkarmak konusunda ikna etmeğe çalışır. Fakat sonuç Ahmet Nadir için tam bir hayal kırıklığı oldu ve Osmanlı otoriteleri tarafından tutuklanarak önce Konya’ya ve ardından İstanbul’a gönderildi. Ahmed Nadir Bey’in gerçekte kim olduğuna dair pek çok söylenti vardı. Gerçekte ise Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan bir Polonya mültecisi idi. Diğer yandan ne için böyle tehlikeli bir iddia ile ortaya çıktığı tam olarak tespit edilememiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İSMET İNÖNÜ DÖNEMİ GÜZEL SANATLAR POLİTİKALARI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26206</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26206</guid>
      <author>Nurgün KOÇ</author>
      <description>İsmet İnönü, Atatürk’ün reformlarını en çok benimseyen ve ona inanan kişilerin başında gelmektedir. Bu yüzden İnönü de Atatürk gibi Batılılaşma ve modernleşme çabalarının devam ettirilmesinde etkili olmuş, onun başlattığı yenilik hareketlerini devam ettirmiştir. Güzel sanatlar alanında da bu sürekliliği görmek mümkündür. Kurumlaşma faaliyetleri devam ettirilirken Atatürk döneminde açılan Devlet Konservatuarı’nın daha da geliştirilmesi sağlanmış; yurt dışından uzmanlar getirtilmiştir. Ayrıca güzel sanatlardaki yeni gelişmelerin yaygınlaştırılabilmesi ve halka benimsetilmesi için Halkevleri’nden yararlanıldığı görülür. İnönü, kendisi de bizzat sanatsal faaliyetleri, özellikle Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nın konserlerini takip ederek sanatın geliştirilmesi, yaygınlaştırılması için öncü ve örnek olmaya çalışmıştır. Onun dönemindeki sanatsal faaliyetler genellikle hümanist hareketin bir parçası olarak görülmüştür. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte hızlanan Batılılaşma çabalarının her alandaki etkisi güzel sanatlarda da kendini göstermişti. Atatürk, Türk toplumunun gerek çok sesli müzikal yorumla, gerekse resim, heykel, mimari vb. güzel sanatlar faaliyetleriyle Batılı toplumlarla yarışır hale gelmesini amaçlamakta, bunu medeniyetin bir parçası olarak görmekteydi. İsmet İnönü’nün de özellikle Cumhurbaşkanı olduktan sonraki yaklaşımının Atatürk’ün başlattığı sanatsal yaklaşımdan farklı olmadığı görülmektedir. Genel olarak bakıldığında birtakım nüanslar söz konusu olsa da genel itibariyle İsmet İnönü de Atatürk gibi, Türk toplumunun değerlerini ve birikimlerini göz ardı etmeden Batı’ya özgü sanat anlayışının gelişmesi için çaba harcamıştır. Gerek Atatürk’ün gerekse İnönü’nün bu çabaları Türkiye’nin güzel sanatlar alanlarında dünya çapında sanatçılar yetiştirmesini sağlamıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ESKİ TÜRK TOPLUMUNDA AILE DÜZENİ VE BUNUN DİNİ, SİYASİ HAYATA YANSIMALARI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26314</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26314</guid>
      <author>İbrahim ONAY</author>
      <description>Eski Türk aile yapısı çekirdek aile denilen ana, baba ve çocuklardan oluşan bir aile tipidir. Baba egemenliğine dayanan bir aile tipi olmakla beraber, babanın sınırsız haklara sahip olmadığı, bir takım hak ve mesuliyetlerle aile fertleri üzerindeki yardımcı ve koruyucu rolünü belirtmek gerekir. Türk aile düzeni kan akrabalığı esasına dayanmakta ve soy babadan neşet etmektedir. Aile içerisinde kadının bir takım görev ve hakları mevcuttur. Bu yönüyle devrindeki diğer toplumlarda görülen patriarkal (Pederşahi) aile tiplerinden farklılık arz etmektedir. Aile düzeni içerisindeki bir takım inanç ve uygulamalar, özellikle dini hayata ve siyasi hayata etki etmiştir. Özellikle Atalar kültü dediğimiz inanç sisteminin kaynaklarından biri de, aile düzeni içerisindeki uygulama ve değerler bütünü olmuştur. Türkler bilinen en eski dönemlerden itibaren, ruhun ölümsüz olduğuna inanmaktaydı. Bu inanca göre; beden yok olup gitmekte fakat ruh ebediyyen yaşamaktaydı. Bu ruhların geride kalanların hayatını etkileyebileceğine dair olan düşünceler onları memnun etmeğe yönelik bir takım faaliyetlerin de ortaya çıkmasına neden olmuştu. Ölen insanların ikinci bir hayata başlayacağına ve orada da bu dünyadakine benzer bir hayat yaşayacaklarına dair inanış mevcuttu. Devlet hayatı içerisinde de Kağan’ın hak ve ödevleriyle aile reisinin hak ve ödevleri arasındaki benzerlik de dikkatlerden kaçmamaktadır. Tanrı tarafından görevlendirilen Türk Kağan’ı yeryüzünde Tanrının temsilcisi olması ve onun görevlendirmesi nedeniyle karizmatik bir güç olarak dikkat çekmektedir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>AİLE YAPISI VE SOSYAL HAREKETLİLİK: Sosyo-Ekonomik Arkaplandan Sosyal Ağlara</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26284</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26284</guid>
      <author>Abdullah ÖZBOLAT</author>
      <description>Bu çalışma aile yapısı ve sosyal hareketlilik ile ilgilidir ve çalışmanın odağında, çocukların eğitsel sonuçları üzerine aile yapısının etkisi nedir? Sorusu bulunmaktadır. Bu çalışmada sosyal hareketlilik, sosyo-ekonomik statünün temel belirleyicilerinden birisi olarak meslek edinme sürecini; aile yapısı ise ailenin sosyo-ekonomik durumu ifade etmektedir. Bu çalışmada aile yapısının sosyal hareketlilik üzerine etkisinin incelenmesinin amaçlanmakta ve bu çalışmada, aile yapısının sosyal hareketlilikte etkili olduğu ve aile yapısının etkisinin artan eğitim olanakları, değişen iş koşulları vb. etkenlerle ilişkili olarak azalmasına rağmen aile yapısının sosyo-ekonomik etkenlerden sosyal ağ(network)lara yönelim gösterdiği ileri sürülmektedir. Çalışmada, aile yapısı, sosyo-ekonomik arkaplan ve ebeveynin statü elde etmedeki rolüne odaklanarak ele alınmıştır. Aile yapısının sosyal hareketlilik üzerine etkisi değerlendirildiğinde, statü elde etmede, aile yapısının sosyo-ekonomik arkaplandan sosyal ağlara yönelimi tespit edilmiştir. Sonuç olarak çocukların sosyal hareketlilik sürecinde statü edinmelerinde artan eğitim olanakları, değişen iş koşulları ve meritokrasi (liyakat temelli statü edinme) gibi etkenler bir takım argümanlar sunmuş olmasına rağmen, aile yapısı etkili olmakta ve aileler çocuklarının statü elde etmesinde sosyal ağ(network) olanaklarını kullanmaya devam etmektedir. Çalışmanın birinci bölümde sosyal hareketlilik sürecinde ailenin sosyo-ekonomik arkaplanı ele alınmış, ikinci bölümde ebeveynin rolüne karşı artan eğitim olanakları ve iş koşullarının değişmesine yoğunlaşılmış, son bölümde, sosyo-ekonomik arkaplandan sosyal ağlara yönelim süreci, nicelikten niteliğe bir değişim olarak değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. YÜZYILIN ORTALARINDA FOÇA KASABASINDA TARIMSAL ARAZİ KULLANIMI VE VERİMLİLİK</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26299</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26299</guid>
      <author>Cihan ÖZGÜN</author>
      <description>Bu çalışmada Foça kasabasının XIX. yüzyıl ortalarındaki tarımsal arazi kullanımı ve verimliliği ele alınmıştır. Çalışma, Foça kasabasına ait 1844- 1845 tarihli Temettüât defteri esas alınarak yapılmıştır. Temettüât defterleri, XIX. yüzyıl Osmanlı imparatorluğunun sosyal ve ekonomik tarihine ışık tutan önemli kaynaklardan biridir. Temettüât defterleri, kişilerin mal varlığı, gelir ve vergi miktarlarının sayısını gösteren ayrıntılı sayım kayıtlarıdır. Bu çalışmada ana kaynak olarak Foça kasabasına ilişkin 1939 numaralı Temettüât defterinden faydalanılmıştır. Çalışma daha çok bu kayıtların değerlendirilmesine yöneliktir ve altı ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde kaynaklar ve metotlar hakkında bilgi verilmektedir. İkinci bölümde Foça kasabasının tarihi coğrafyası hakkında bilgi sunulmaktadır. Üçüncü bölümde, XIX. yüzyıl ortalarında, Foça kasabasının sosyal ve ekonomik yapısı anlatılmıştır. Osmanlı tarım ekonomisinin genel karakteri ve ekonomik hayattaki önemi dördüncü bölümde analiz edilmiştir. Yapılan bu araştırmanın beşinci ve altıncı bölümlerinde ise kasabada ziraat yapılan arazilerin toplam miktarı; bunun ne kadarının tarla, bağ, bahçe ya da zeytinlik olarak kullanıldığı, ziraatı yapılan ürünlerin neler olduğu, bu ürünlerden alınan verimlilik ve tarım işletmelerinin büyüklüğü gibi konular üzerinde durulmuştur. Temettüât defterlerindeki veriler tablolar yapılarak konunun daha anlaşılır hale gelmesine çalışılmıştır. Foça kasabasının gelirlerini tarım, hayvancılık, denizcilikle ilgili meslekler ve diğerleri şeklinde gruplandırmak mümkün ise de nüfusun çoğu geçimini genellikle tarımsal üretimden sağlamaktadır. Ayrıca, bu çalışmada Foça kasabasında yaşayan nüfusun, meslek grupları, tarımsal faaliyetleri ve gelirleri incelenerek, buradaki halkın ekonomik farklılıkları vurgulanmaya çalışılmış; Osmanlı imparatorluğunun küçük bir yerleşim yerindeki tarımsal üretimin sosyal ekonomik önemi hakkındaki durumunun ortaya konulması amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OSMANLI İDARESİ’NİN İHTİKÂRA BAKIŞI VE İHTİKÂR SUÇUNUN CEZASI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26316</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26316</guid>
      <author>Muharrem ÖZTEL</author>
      <description>Osmanlı devlet iradesi, piyasalarda üretim ve tüketime konu olan malların, çeşitli yollarla, fiyatlarını arttırıp piyasa dengesini bozan ihtikâra karşı, her zaman hassasiyetini korumuştur. İdare’nin her zaman bu yolda tavizsiz ve kesintisiz bir mücadele içerisinde olduğunu görüyoruz. Bu süreçte ihtikârın tespitinde birkaç yöntem öne çıkmıştır. Meydana gelen mal kıtlığı sonucu artan fiyatlar tespit için en önemli gösterge olmuştur. Daha çok taşradaki herhangi bir piyasada ürün üzerinden yapılan ihtikâr ise esnaf veya tüketici halk tarafından ilgili idari birimlere yapılan ihbarlarla bildirilmiş ve bu konuda gönderilen dilekçelerdeki şikâyetlere konu olmuştur. İhtikârın varlığı tespit edildiğinde bu suça iştirak edenlere, uyarıdan-sürgüne ve nihayet kalebendliğe kadar uzanan suçun niteliğine göre ağırlaşan, suçlunun ıslahıyla birlikte kamuoyunun da ibret almasını amaçlayan çeşitli cezai müeyyideler uygulanmıştır. Cezanın çekileceği yerler yine suçun niteliğine göre yakın veya uzak şehirler/yerler olmuştur. Bozcaada, Midilli, Sakız, Girit, Rodos ve Kıbrıs gibi adalar ile Trabzon, Sinop gibi bazı sahil kaleleri suçluların cezalarını çekmek üzere gönderildiği yerlerin başlıcalarıydı. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ESAD ADİL’İN KALEMİNDEN BİR ANADOLU BEYLERBEYİ: İLYAS PAŞA</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26203</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26203</guid>
      <author>İhsan SATIŞ</author>
      <description>Esad Adil, Ankara Hukuk Fakültesi’nde okuduğu sıralarda şiirden nesre, Halk Edebiyatı’ndan tarihe kadar birçok konuda yazıların yayınlandığı Irmak Dergisi’ni çıkarmıştır. Esad Adil, bu dergide XVII. yüzyılda yaşamış İlyas Paşa hakkında toplam sekiz yazı yazmıştır. İlyas Paşa Balıkesirli bir solağın oğludur. Sipahilikten sancakbeyliğine kadar yükselmiş olup, 1621’de Rumeli valisi olmuştur. 1625’te Anadolu Beylerbeyi olarak Bağdat seferine katılarak önemli hizmetlerde bulunmuştur. İlyas Paşa, Bağdat seferinde başarılı hizmetler vermiş olmasına rağmen, Anadolu’da eşkıya faaliyetlerinin durdurulması için görevlendirilince kendisi isyan etmiştir. IV. Murad, İlyas Paşa’nın etrafına pek çok yandaş toplaması karşısında onu hemen karşısına almayarak, Paşa’yı nüfuz bölgesinden uzaklaştırıp, adamlarından ayırmak için Paşa’ya Şam eyaleti beylerbeyliğini vermiştir. Lakin İlyas Paşa durumun farkına varıp Şam’a gitmeyerek, Yusuf Ağa ismindeki vekilini göndermiştir. Bunun üzerine, adamlarından uzaklaştırılamayan İlyas Paşa’nın yakalanmasına karar verilmiştir. Bu görev için Vezir Gürcü Mehmed Paşa ile Anadolu Beylerbeyi Küçük Ahmed Paşa görevlendirilmişlerdir. Alaşehir Muharebesi karşısında köşeye sıkışan İlyas Paşa, Bergama Kalesi’ne çekilmiştir. İlyas Paşa, burada kendisinin affedileceğine dair Küçük Ahmed Paşa’nın söz vermesiyle teslim olmuştur. İlyas Paşa teslim olunca adamlarının elinde bulunan dirlikler geri alınmış ve Paşa İstanbul’a getirilmiştir. İstanbul’a getirilen İlyas Paşa başı kesilerek katledilmiştir. Bu çalışmada, Esad Adil’in İlyas Paşa hakkında yazdığı yazılara dayanılarak İlyas Paşa’nın hayatı ve dönemi ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OSMANLI TOPRAK SİSTEMİ HAKKINDA GENEL BİR DEĞERLENDİRME</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26204</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26204</guid>
      <author>Cemile ŞAHİN</author>
      <description>Osmanlı toprak sistemini ele aldığımız bu çalışmamızda, Osmanlı topraklarının statüsü hakkında bilgi vermeye çalıştık. Bu doğrultuda miri arazi, mülk arazi, vakıf arazi, metruk arazi ve mevat arazi, bu arazilerin hukuki statüsü ve çeşitleri ile tımar sistemi konularını ele aldık. Diğer yandan, kaynağını İslam hukuku, kendinden önceki Türk-İslam devletleri ve ele geçirilen bölgelerdeki mevcut uygulamalardan alarak siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri amaçlar doğrultusunda şekillenen Osmanlı toprak sisteminde kişi, toplum ve devlet çıkarlarının ön planda tutulduğunu gözler önüne sermeye çalıştık. Osmanlı Devleti’nde toprak sistemi, içinde yaşanılan dönemin gerektirdiği ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri koşullara bağlı olarak şekillendiğinden, devletin yapısı, halkın sosyal, ekonomik ve hukuki durumu hakkında önemli bilgiler vermektedir. Osmanlı Devleti’nde, ülkenin her yerinde geçerli tek bir toprak sistemi uygulanmamıştır. Bu doğrultuda 1858 tarihli Arazi Kanunnâmesi’nden önce her eyalet için ayrı ayrı kanunnâme çıkartılırken, 1858 tarihli Arazi Kanunnâmesi ile toprak sistemi ayrıntılı ve toplu bir şekilde düzenlenerek, yeni esaslara bağlanmıştır. Bu şekilde bütün ülkede geçerli tek bir sistem ve toprak hukukunda birlik sağlanmaya çalışılmıştır. Ancak, Cumhuriyet dönemine kadar yürürlükte kalan Arazi Kanunnâmesi ile de uygulamada istenilen başarıya tam olarak ulaşıldığı söylenemez. XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren toprak sisteminde bozulmaların başlaması siyasi, askeri, sosyal ve ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Bu durum kişi ve toplum menfaatlerinin bozulmasına neden olmuştur. Çalışmamızda bu gelişmelerin üzerinde durulmuştur. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABBÂSÎLERDE TÜRK NÜFUZU DÖNEMİNİN ÇÖKÜŞÜ VE TÜRKLERİN AKIBETİ : (232-447/945-1055)</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26323</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26323</guid>
      <author>Mehmet Emin ŞEN</author>
      <description>Abbâsî Devleti’nin (232-334/749-945) yılları arasındaki “Türk Nüfuzu” devresinin son on yılında, halifelerin asayiş ve huzuru temin edememeleri üzerine bir takım çalışmalar içerisine girdiklerini görmekteyiz. Halifelerin bu son atağı bütün emir komuta sisteminin Emîrü’l-ümerâ olarak atanan bir kimseye devredilmesi şeklinde sonuçlanmıştır. Halife Râzi’nin tesis edip geliştirdiği Emîrü’l-ümerâlık sistemi, Abbâsîlerde istikrarı sağlamaya yetmemiş; durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Üstelik bu sistem, devlet adamları arasında iktidar ve nüfuzu eline geçirme mücadelelerini körüklemiştir. Neticede, Abbâsîlerde Büveyhîler ve Deylemliler olarak adlandırılan bir iktidar değişikliği oluşmuştur. 334-447/749-1055 yılları arasında Abbâsî İktidarını ele geçiren Büveyhîler, devletin iç ve dış siyasetinde hakim unsur olmuşlar ve bu dönemdeki halifeleri sadece bir dini lider konumuna getirmişlerdir. Bu yüzyıllık hakimiyetleri boyunca Büveyhîler, Abbâsîlerin sadece siyasi hayatında değil, dini hayatında da etkili olacak adımlar atmışlardır. Hakim oldukları dönemde, Şii inanç sistemini hakim kılma ve yeniden bir İran milli devletini kurma çalışmaları içerisine girmişlerdir. Özellikle Büveyhîler’in son dönemlerinin etkili komutanı Ebü’l-Haris Arslan Besâsîri döneminde, Abbâsî hilafetinin neredeyse sonunu getirecek ve Irak ile Bağdat’ı Şii Fatımî Devleti’nin hakimiyetine devredecek tehlikeli adımlar atılmıştır. Bu makalede, Büveyhî iktidarını doğuran etmenler üzerinde durularak, Büveyhî iktidarına geçiş süreci, Büveyhî iktidarı öncesi 232-334/749-945 yılların hakim unsuru Türklerin iktidar sonrası durumu, akıbeti ile Büveyhîler dönemindeki askeri ve siyasi faaliyetleri ele alınacaktır. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE ULUS-DEVLET VE YURTTAŞLIK EĞİTİMİ ÜZERİNE BİR TARTIŞMA</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26267</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26267</guid>
      <author>Ufuk ŞİMŞEK</author>
      <description>Etnik yapıların canlandığı, ülkeler arası muazzam göç oranlarının arttığı ve ulus-devletlerin aşındığı küreselleşme süreci, günümüz dünyasında hızla çoğulcu değerler üretmektedir. Bu durum, çağdaş toplumlarda hem yeni ortak değerlerin oluşmasına hem de zıtlıkların vuku bulmasına neden olmaktadır. İnsanlık, şuana kadar eşi görülmemiş şekilde birlikte yaşama zarureti ile karşı karşıya kalmış bulunmakta. 19 ve 20’nci yüzyıllarda, milliyetçi ideolojilere sahip devletler ulus-inşa sürecinde eğitimi kullanmışlardır. Devletler, arzu ettikleri kimliği oluşturmada özellikle sosyal bilgiler eğitimi ve yurttaşlık eğitimini kullanmışlardı. Günümüzde, bu sürecin erozyona uğradığına hep birlikte şahit olmaktayız. Genellikle, yurttaşlık eğitimi programları ile inşa edilmeye çalışılan ulusal kimlik oluşturma çabaları kaçınılmaz olarak değişim ve dönüşüme uğramaktadır. Ulus-devletler, var olma zeminlerini koruyarak bu sürece nasıl cevap verebilirler? Küresel süreçte hangi ortak değerler öğretim amacımız olacaktır? Liberal değerler tüm insanlığın ortak değerleri olabilir mi? Bu sorular önümüzdeki yıllarda gündemde olacak meselelerdir. Bu çalışma, ulus-devlet ve statik toplumsal yapıların kontrolündeki yurttaşlık eğitiminin, küresel ve çoğulcu yapıların ürettiği baskıları nedeniyle gelecek yıllarda nasıl şekilleneceği üzerine bazı fikirler ortaya koymayı amaçlamaktadır. Nasıl gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, yurttaşlık eğitimi insanlık için kaçınılmaz bir faaliyettir. Ancak her alanda olduğu gibi bu konuda da ciddi değişim ve dönüşümler yaşanmaktadır. Çoğu ülkenin ve toplumun altına imza koyduğu evrensel değer normlarının (İnsan Hakları Bildirgesi) var olduğu bir süreçte, statik toplumların kendi kimliklerini nesilden nesile aktarması mümkün gözükmemektedir. Kitle iletişim araçları, uluslararası örgütler, göç, küresel hukuk ve ekonominin varlığı sınır tanımamakta ve tüm dünya insanlığına hızla yayılmaktadır. Eski siyasi ve sosyal refleksler, bu değişime mukavemet göstermektedir. Bununla birlikte bu değişime kayıtsız kalmak mümkün değildir. Ulus-devletler, yurttaşlık eğitiminde bazı yeni anlayışlar benimsemektedirler. Yurttaşlık eğitiminde demokratik ve liberal değerlerin genel ilkeler olabileceği üzerinde yaygın bir kabul olmakla birlikte, batı toplumları da dahil olmak üzere evrensel olarak paylaşılmamaktadır. Liberal değerlere, Marksizm, varoluşçuluk, radikal feminizm, postmodernizm gibi seküler ideolojiler ve evanjelist Hristiyan, Katolik ve İslam gibi dinler meydan</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KIBRIS’TA KURULMAK İSTENEN YENİ SİSTEME GÖREFEDERE DEVLET SINIRLARININ BELİRLENMESİ VE TARAFLARIN TUTUM ANALİZİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26252</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26252</guid>
      <author>Soyalp TAMÇELİK,</author>
      <description>Bu araştırmada, Kıbrıs’ta kurulmak istenen yeni sisteme göre federe devletlerin egemenlik sınırları ele alınmıştır. Bundan hareketle araştırmanın temel amacı, Kıbrıs’ta taraflar arasında cereyan eden görüşmelerde iç egemenliğin veya idarî sınırların nasıl belirleneceğini ve bununla ilgili olarak neler yapılabileceğini göstermektir. Aslında Kıbrıs’ta Türklere Rumların kuracağı yeni sistemde, her bir federe devletin bölge sınırları, nitelikten çok, nicelik değerlerle belirlenecektir. Ancak belirleyici nitelik taşıyan bu unsurların, daha çok iki esasa dayandığı tespit edilmiştir. Bunlardan birincisi toprak düzenlemeleriyle ilgili olarak yapılacak önerilerin kesin, kalıcı ve adil bir çözümü sağlayacak nitelikte olması gerekecektir. İkincisi ise oluşturulacak yeni Anayasa’da iki bölgeli, iki toplumlu, bağımsız ve bağlantısız bir federal Kıbrıs devletinin oluşturulması esas olacaktır. Bundan hareketle Kıbrıs’ta, coğrafî esasa dayalı federal bir devletin kurulabilmesi, ancak iki şekilde gerçekleşebilecektir. Biri, iki bölgeliliğin mutlak surette korunduğu, ilgili idarî bölge içinde homojen yapıda bir toplumun bulunduğu ve buna göre idarî sınırların belirlendiği Türk görüşü, diğeri ise adanın üniter yapıda teşkilâtlandığı ve heterojen özellikteki toplum dinamiklerinin şekillendiği Rum görüşüdür. Bu gerçekten hareketle araştırma, iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Kıbrıs’ta kurulmak istenen devletin idarî veya bölgesel sınırlarının belirlenmesi ve bununla ilgili kavramların analizi ele alınıp incelenmiştir. İkinci ve son bölümde ise toprak ayarlamalarına göre Türklerle Rumların tutum analizleri değerlendirilmiştir. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OSMANLI DEVLETİ’NDE MAARİFİN TEŞMİLİNE DAİR BİR VESİKA</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26232</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26232</guid>
      <author>İbrahim Caner TÜRK</author>
      <description>Bu çalışmada Takvimi Vekayide yayınlanan 29 Teşrini Sani 1325/12 Aralık 1909 tarihli ilgili vesika doğrultusunda Maarifi Umumiye Nezareti’nin 1325(1909) senesi başından sonuna kadarki icraatı aktarılıp analiz edilmektedir. Buna göre yüksekokullar Avrupa’daki emsallerine göre ıslah edilmiştir. Ortaöğretimde maaşlardaki farklılıklar giderilmiş, memurlar arasında derecelendirmeler sağlanmış, tedrisat programları ıslah edilmiş, kitap seçimi belli esaslara bağlanmıştır. Öğretmen yetiştirmede taşradaki öğretmen okullarının ıslahına gidilerek mevcut olmayan vilayet merkezlerinde öğretmen okulları açılmasına gidilmiş, İstanbul’daki öğretmen okulları ıslah edilmiştir. İlköğretimde okulların ıslahına ve çoğaltılmasına önem verilmiş, okullar açılmıştır. Hususi mekteplerin sayısı artmıştır. Avrupa’ya tahsil için öğrenci gönderilmiştir. Ücretsiz öğrenci sayısı artırılmıştır. Yardıma muhtaç mekteplere tahsisat ayrılmış, sarf edilmiştir. Kütüphaneler yeniden yapılandırılmıştır. İstatistik cetvelleri oluşturulmuştur. Birçok nizamname hazırlanmıştır. Yeni maarif idareleri tesis olunmuştur. Mekteplerin teşkilat, idare ve eğitimlerini teftiş için müfettişler görevlendirilmiştir. İlgili vesikadan Osmanlı Devleti’nde eğitimdeki bir senelik genişleme ve yayılma takip edilebilmektedir. Bundan da modern eğitim anlayışının yerleşmesiyle birlikte devletin eğitimdeki görevinin şuuruna vardığı anlaşılmaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OSMANLI KAYNAKLARI VE TARSUS KENTİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26337</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26337</guid>
      <author>Songül ULUTAŞ</author>
      <description>Kent tarihi yazımında incelenen döneme ait kaynakların doğru kullanımı önemli bir konudur. Kent tarihi, son yıllarda yeni bir toplumsal tarih yazımı alanı olarak gelişmeye başlamıştır. Bu alanda çok sayıda çalışma ortaya konulurken, kaynak kullanımı konusunda da bazı problemler gündeme gelmektedir. Bu nedenle bir kentin tarihi yazılırken nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunun önemle ele alınması gerekmektedir.Tarihsel süreçte hangi dönem temel alınarak inceleniyorsa, o döneme ait kaynakların tespit edilerek çalışmanın öznesi olan kent dikkatlice incelenmelidir. Bu çalışmada Osmanlı dönemi Tarsus tarihine dair bir araştırmada ne tür Osmanlı kaynaklarının kullanılabileceği irdelenmiştir. Amaç bu kaynakların ne tür veriler içerdiği ve nerelerde bulunduğunu ortaya koyarak, Osmanlı Dönemi Tarsus kentinin kısa tarihçesini anlamak ve anlatabilmektir. Yazıda öncelikle Tarsus Tarihine dair Osmanlı kaynakları hakkında genel ve kısa bilgiler verilerek son bölümde bu kaynaklar ışığında Osmanlı Dönemi Tarsus’unun tarihsel değişimine değinilmiştir. Böylece, kökeni çok eskilere dayanan bir Anadolu Kenti olan Tarsus’un tarihsel değişim süreci, ele alınan dönemin kaynaklarının da tanıtımıyla birlikte daha anlaşılır kılınmıştır. Antik Çağlardan beri sürekliliği devam eden Tarsus, Osmanlı coğrafyası içinde de önemli bir yere sahip kentler arasındaydı. Bu nedenle Osmanlı Dönemine ait bol miktarda kaynakta Tarsus’a dair zengin verilere rastlamak da mümkün olmuştur. Bu açıdan bakıldığında Tarsus’un bir yerel tarih yazım alanı olarak oldukça olanaklı bir örneklem oluşturduğu görülmektedir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>15. YÜZYILDA RUS TÜCCAR AFANASİY NİKİTİN’İN </title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26193</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26193</guid>
      <author>Kerami ÜNAL</author>
      <description>Afanasiy Nikitin’in Hindistan’a 1466-1472 yılları arasında yaptığı yolculuk sırasında tuttuğu notlardan oluşan "Üç Deniz Ötesine Seyahat" 15. yüzyılda günlük şeklinde kaleme alınmış önemli bir edebî eserdir. Günlük, din adamı Vasiliy Mamıryev’in (Moskova) eline geçmiş ve kilise envanterine kaydedilmiştir. 19. Yüzyılın başlarında Rus tarihçi ve yazar N. M. Karamzin tarafından Troitsko-Sergiyev manastırında bulunmuş ve 1817’de yayımlanmıştır. Rus tüccar, notlarında, gördüğü yerlerin dinî inanışlarını, âdetlerini, ahlâkî durumunu, gelenek ve göreneklerini, kültürlerini, toplumsal farklılıklarını ve seyahati sırasında çektiği sıkıntılarını anlatmıştır. Eser, Ortaçağ Rusya’sının dünya görüşünün açık ve net yansıtmasının yanında, yazarın siyasî, ahlâkî, sanata dair ilgilerini ve fikirlerini de içermektedir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>THE RELATIONS OF HELLENS AND ANATOLIA’S PEOPLE IN 1st AND 2nd MILLENNIUM B.C</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26283</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26283</guid>
      <author>Veli ÜNSAL</author>
      <description>Yunanlıların ataları olan Akhalar, M.Ö. II. binin ortalarında, Yunanistan’da Myken (Akha) kültürünü oluşturarak bu kültürü Ege ve Akdeniz dünyasına taşımışlardır. Myken kültürüne ait izlere Batı Anadolu ve Akdeniz kıyılarında rastlanması, Yunanlıların bu kültürü Yunanistan dışına taşıdıklarının da kanıtıdır. Bu tarihlerde Anadolu’nun kıyı kentlerinde görülen Myken keramikleri ile daha sonra gerçekleşen Troia Savaşı Akhaların Anadolu’ya geldiklerinin en önemli göstergelerinden biridir. M.Ö. 13. yüzyılın ortalarında gerçekleşen istilalar yüzünden Myken kültürü son bulmuş ve bu istilalar sonucu birçok Yunanlı anayurtlarını terk ederek Ege’nin karşı kıyılarına göç etmişlerdir. İlk göçmenler kuzeybatı Anadolu kıyılarına gelen Aiol’lerdir. Bunları daha sonra Ion’lar izlemiş ve bir süre sonra ise Dor’lar Anadolu’nun Güneybatı kıyılarına yerleşmişlerdir. Ege göçleri sonucunda Anadolu’ya gelen ve Yunanlılarla ilişkileri söz konusu olan kavimlerden birisi de Phryglerdir. Phryg ve Yunan ilişkileri ağırlıklı olarak sanat ve dinde karşımıza çıkar. Phryg sanatı ile Yunan sanatı arasında yakın benzerlikler vardır. Dini ilişkiler ise, Phryg krallarının Yunan dini merkezlerinin en önemlilerinden biri olan Delfoi’ye yaptıkları hediyeler sayesinde bilinir. Anadolu’da Yunanlılarla ilişkileri olan bir başka kavim ise Lydia’lılardır. Ionia’nın hemen doğusunda bulunan Lydia Krallığı ile Batı Anadolu’daki Yunanlılar her zaman iyi ilişkiler içerisinde olmamışlardır. Lydia krallarının hemen hemen hepsi, fırsatını buldukları anlarda, Batı Anadolu’daki Yunan kent-devletlerini egemenlikleri altına almak için saldırılarda bulunmuşlardır. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>BÜYÜK SELÇUKLULARDA NEVBET GELENEĞİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26295</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26295</guid>
      <author>Timur VURALFeyzan GÖHER VURAL</author>
      <description>Türk tarihinin her döneminde var olan askerî müzik geleneği, Büyük Selçuklularda nevbet adı altında yaşatılmıştır. Selçukluların hâkimiyet alameti olan nevbet topluluğu, saraylardan, savaş alanlarına kadar pek çok ortamda kullanılmıştır. Bir Müslüman-Türk devleti olan Büyük Selçuklular, kökleri İslam öncesi dönemlere dayanan nevbet geleneğini, İslamî kültür ile harmanlayarak, kendilerine ait usulleri oluşturmuş ve yaşatmışlardır. Literatür taramasına dayalı, betimsel bir araştırma olan bu çalışmada, Büyük Selçuklulardaki nevbet geleneği, genel özellikleri, tarihsel süreci ve taşıdığı anlamlar bakımından incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KARAKEÇİLİ AĞZI (KIRIKKALE) III ÜNSÜZLER</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26244</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26244</guid>
      <author>Serdar YAVUZ</author>
      <description>Türkiye Türkçesi ağızları Anadolu’nun yurt haline gelmesiyle birlikte bu coğrafyada kullanılmaya başlanmıştır. Ancak Türkiye Türkçesi ağızları Anadolu’ya göç eden boyların bu coğrafyada oluşturdukları bir iletişim unsuru değildir. Göç edilen bölgelerin yaşamsal değerlerinin, iklim faktörlerinin ve günlük hayata dair olan her şeyin ürünü olarak Orta Asya’da oluşmuş Anadolu’da olgunlaşmış, yüz yıllar sonra ise hala gelişimini sürdürerek bu topraklarda yaşayanların ortak malı olmuştur. Karakeçililer; Anadolu’ya göç eden topluluklardan Kayı Boyunun aslî unsurlarıdır. Anadolu’ya göç esnasında aşiretin lideri Ertuğrul Gazi’nin taraf olmak zorunda kaldığı olay sonucunda aşiret sonraki yüz yıllarda cihan devleti olacak Osmanlı İmparatorluğunun kaderini belirlemiştir. Ünsüzler ses yolunun genel olarak daralma, bazen de kapanıp açılma durumlarında çıkan seslerdir. Birçok dilde olduğu gibi Türkçede de ünsüzlerin sayısı ünlülerden çoktur. Türkiye Türkçesinde 21 ünsüz vardır. b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, l, m, n, p, r, s, ş, t, v, y, z. Bu 21 temel ünsüzün tamamı bugün Karakeçili ağzında kullanılmaktadır. Biz bu makalemizde; aşiret mensuplarının günümüzde yoğun olarak yaşadığı Kırıkkale ili Karakeçili ilçesinde yapmış olduğumuz saha çalışmasında elde ettiğimiz verileri aktaracağız. Türkiye Türkçesi ünlüler bakımında oldukça işlek bir dildir. Aynı durum Türkiye Türkçesi ağızları için de geçerlidir. Ancak Karakeçili ağzında ünsüzler de ünlüler kadar ilgi çekici özelliklere sahiptir. </description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tommaso Bertelé, Venedik ve Kostantiniyye: Tarihte Osmanlı-Venedik İlişkileri, Önsöz: Cécile Morrisson, İtalyanca’dan Çev. Mahmut H. Şakiroğlu, Kitap Yayınevi, İstanbul 2012</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26265</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=26265</guid>
      <author>Mikail ACIPINAR</author>
      <description/>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


