






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>The Journal of Academic Social Science Studies, Yıl 2018 Sayı  65</title>
    <link>https://jasstudies.com/?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=602</link>
    <description>The Journal of Academic Social Science Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    <generator/>
    <item>
      <title>ÇOCUKLARA DEĞER AKTARIMININ ÖNEMİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28223</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28223</guid>
      <author>Raşit KOÇ, Hakkı AKDOĞAN</author>
      <description>İnsanlar sosyal bir canlı olarak yaratılmışlardır. Sosyal varlık olmanın bir gereği diğer insanlarla beraber yaşamaktır. İnsanların toplum içinde yaşamaları, diğer insanlarla sosyal ilişkiler kurmaları, onlara bir takım yetkiler sağlarken, bazı sorumluluklar da getirir. Bu yetki ve sorumlulukları sağlıklı bir şekilde kullanamayan bireyler ise toplumsal kargaşaya neden olur. Bireylerin bu yetki ve sorumluluklarını sağlıklı bir biçimde kullanmaları ailede, okulda ve toplumda alacakları eğitim ve öğretime bağlıdır. Çocuğun aileyle başlayan eğitim ortamı okulla devam eder. Ailede aile bireylerinden, okulda öğretmenleri ve arkadaşlarından öğrendikleri ve gördükleriyle kişiliği şekillenir. Bu nedenle evde anne, baba; okulda öğretmenler iyi bir model olmalıdır. Çocuklarımızdan bizden görmedikleri sevgi ve saygının, güzel davranışların beklenemeyeceğinin bilinmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki, çocuklar sizin onlara söylediklerinizden ziyade sizin yaptıklarınızla ilgilidirler. Çocuğun iyi yetişmiş bir birey olabilmesi için ona verilecek iyi bir eğitim kadar aldığı eğitimi toplumsal hataya doğru yansıtabilmesine katkı sağlayacak olan değerlerin de öğretilmesi gerekir. Bu yapılmadığı takdirde, çocuğun gelişen teknolojinin imkânları ile hiçbir sosyal süzgeçten geçmeden rahatlıkla ulaşabildiği dünyadaki olumsuz örneklerden etkilenme ihtimali yüksek olacaktır. Bunu engellemek için çocuğun içindeki potansiyel doğrultusunda eğitime tabi tutulması gerekir. Geliştirilebilir bir potansiyele sahip olarak dünyaya gelen insan, kendinden önceki insanlar tarafından hazırlanan bir dünyada ve ortamda kendini bulmakta, böylece diğer insanların yardımına ihtiyaç duymaktadır. Kendinden öncekilerin oluşturduğu bir toplum ve kültür içinde büyümekte, gelişmekte, eğitilmekte ve kendini geliştirmektedir. Topluma yön veren değerleri tanımakta ve bu değerler bağlamında toplumsal ilişkilerini şekillendirmektedir. Bu çalışmada toplumsal hayatın önemli bir unsuru olan değerlerin çocuklara aktarılmasının önemi ve değerlerin çocukların kişilik ve kimlik gelişimine olan katkısı üzerinde durulacaktır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İLKOKUL ÖĞRENCİLERİNİN 4. SINIF SOSYAL BİLGİLER DERSİNDE GİRİŞ AŞAMASINDAKİ TARİH KAVRAMLARINI ANLAMA DÜZEYLERİ : MANİSA İLİ DEMİRCİ İLÇESİ ÖRNEĞİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28443</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28443</guid>
      <author>Gülşen ALTINTAŞ, Nihat KARAER</author>
      <description>Bu araştırmanın amacı; ilkokul öğrencilerinin 4. sınıf Sosyal Bilgiler dersinde giriş aşamasındaki tarih kavramlarını anlama düzeylerini incelemektir. Çalışma nitel araştırma yöntemlerinden betimsel analiz ile gerçekleştirilmiştir. Verilerin çözümlenmesinde içerik analizi kullanılmıştır. Çalışmaya, maksimum çeşitlik örneklem seçimine göre Manisa İli Demirci ilçesinde yer alan üst-orta ve alt sosyo ekonomik düzeyden dört farklı ilkokuldan toplam 31 öğrenci katılmıştır. Araştırmada 4. sınıf Sosyal Bilgiler dersinde yer alan “ Birey ve Toplum ” öğrenme alanındaki “ Yaşadıklarımı Sıralıyorum ” ve “ Ülkemin Vatandaşıyım ” ; “Kültür ve Miras” öğrenme alanındaki “Kültürel Zenginliğimiz” ve “Kuruluştan Kurtuluşa” ; ” Güç Yönetim Toplum” öğrenme alanındaki “Ulusal Egemenliğimizin Simgesi “ konularındaki giriş düzeyinde yer alan altı tarih kavramına( Kronoloji, Kanıt, Savaş, Tören, Millet, Gelenek) göre incelenmiş, öğrencilerden bu kavramları tanımlamaları ve örneklendirmeleri istenmiştir. Bu işlem öğrenme süreci öncesinde ve sonrasında tekrar edilmiştir. Öğrencilerin kavramlara verdikleri cevaplar ve örnekler kendi içinde kategorilere göre analiz edilmiştir. Öğrencilerin öğrenme süreci sonunda açık uçlu sorulara verdikleri cevaplarda giriş düzeyindeki tarih kavramlarını kavrama düzeyinde ifade ettikleri ve doğru örnekler verdikleri görülmüştür. Yapılan bu çalışma kavramları öğretmede öğrencilerin gerçek ve yanlışı ayırt edebilmelerini, hatırlamayı kolaylaştırma, problem çözme ve akıl yürütme becerilerini geliştirme açısından önemlidir. Çalışma farklı sınıf düzeyleri ile tekrarlanabilir. Öğrenme sürecinde yer alan ve öğretilmesi planlanan farklı disiplinlerdeki kavramlar ile çalışılabilir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OKUL ÖNCESİ ÖĞRETMEN ADAYLARININ ÇEVREYE YÖNELİK TUTUM VE ÇEVRE DOSTU DAVRANIŞLARI: FENOMENOLOJİK BİR ARAŞTIRMA</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28675</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28675</guid>
      <author>Nagihan TANIK ÖNAL</author>
      <description>Bu araştırmanın amacı, okul öncesi öğretmen adaylarının çevreye ve çevre sorunlarına ilişkin bakış açılarını incelemek ve bu sayede katılımcıların çevreye yönelik tutumları ve çevre dostu davranışları hakkında bir öngörüye sahip olmaktır. Nitel araştırma yöntemi fenomenoloji deseni ile gerçekleştirilen araştırmanın katılımcıları İç Anadolu Bölgesi’nde bir üniversitenin okul öncesi öğretmenliği bölümü üçüncü sınıfında öğrenim gören 25 öğretmen adayıdır. Araştırmada veri toplama aracı olarak katılımcılarla gerçekleştirilen yarı yapılandırılmış görüşmeler kullanılmıştır. Görüşmelerden elde edilen veriler; kodlar ve temalar oluşturularak içerik analizi ile çözümlenmiştir. Araştırmanın bulguları; okul öncesi öğretmen adaylarının çevreyi önemsediklerini ve çevre için çevre sorunlarından ötürü endişeli olduklarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca katılımcılar çevre sorunları içerisinde kirliliğe daha çok odaklanmış durumdadırlar. Çevre sorunlarının birincil sebebi olarak bireyleri suçlayan katılımcılar; çevre sorunlarının bireylerin sağlığını ve yaşamın geleceğini tehdit ettiğini düşünmektedirler. Genel itibariyle çevrenin iyi oluş hallerini desteklediğini, çevreyi sevdiklerini ve çevreye karşı sorumluluk duyduklarını ifade eden katılımcıların çevreye yönelik tutumlarının olumlu olduğu ifade edilebilir. Bununla birlikte katılımcıların çoğunluğu çevreyi kirletmeme ve çevreye zarar veren bireylere uyarıda bulunma davranışlarını sıklıkla gerçekleştirdiklerini belirtmişlerdir. Bunun yanı sıra araştırmaya katılan öğretmen adaylarının gerçekleştirdiklerini ifade ettikleri diğer çevre dostu davranışlar; su ve elektrik tasarrufu, çevresel faaliyetlere katılım, ağaç dikme ve geri dönüşümdür. Bu sonuçlara göre okul öncesi öğretmen adaylarının çevreye yönelik tutumlarını ve çevre dostu davranışlarını destekleyip geliştirecek bir çevre eğitimi gerçekleştirilmesi isabet olacaktır. Ayrıca araştırmanın sonuçları bireylerin çevre sorunları ile ilgili bilgi seviyelerinin artırılması gerektiğini göstermiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>8. SINIF ÖĞRENCİLERİNİN RUTİN OLMAYAN PROBLEM BAĞLAMINDAKİ DURUMLARININ ARAÇ/NESNE DİYALEKTİĞİ VE ÇERÇEVE DÖNÜŞÜMÜ AÇISINDAN İNCELENMESİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28415</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28415</guid>
      <author>Sevilay TAVŞAN, Sare ŞENGÜL</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı 8. sınıf öğrencilerinin rutin olmayan problem bağlamındaki durumlarının araç/nesne diyalektiği ve çerçeve dönüşümü açısından incelenmesidir. Çalışma Trabzon ilinde yer alan bir devlet ortaokulunda gerçekleştirilmiştir. Çalışma grubu, “benzeşik (homojen) örnekleme” yöntemi ile seçilen üç öğrenciden oluşmaktadır. Bu öğrencilerin ikisi kız, biri erkektir. Çalışma nitel araştırma yaklaşımlarından “özel durum çalışması” desenine göre tasarlanmıştır. Veri toplama aracı olarak rutin olmayan problem çözme etkinliği ve video kayıt cihazı kullanılmıştır. Öğrencilerin çözüm süreci Douady’nin (1986) açıklamalarından yararlanılarak iki farklı şekilde analiz edilmiştir. Analizin birinci aşamasında eğer kavram; bir problemin çözümünde kullanılıyorsa "araç", problem çözümünde kullanılmıyor da genel bir tanım olarak göz önüne alınıyorsa "nesne" olarak değerlendirilmiştir. İkinci olarak da, öğrencilerin problem çözümlerinde; bilinmeyen ve cebirsel işlemler kullanıp sonuca varmaları “cebirsel çerçeve”, herhangi bir bilinmeyen kullanmadan sadece sayısal işlemler yapıp sonuca ulaşmaları “aritmetik çerçeve”, kartezyen koordinat sisteminden yararlanarak sonucu elde etmeleri ise “analitik çerçeve” olarak ele alınmıştır. Elde edilen bulgulara göre, öğrencilerin uygulama sürecinde; dört işlem (toplama, çıkarma, çarpma ve bölme), bilinmeyen, denklem kurma ve çözme gibi matematiksel araçlar kullandıkları görülmüştür. Buna rağmen, öğrencilerin problem çözme aşamalarında herhangi bir kavramın tanımından yararlanmadıkları ve bu nedenle nesne bileşenini kullanmadıkları belirlenmiştir. Öğrenciler problemi ilk önce aritmetik çerçevede, daha sonra buldukları sonucun doğruluğunu garanti altına almak adına, ikinci bir yoldan ise cebirsel çerçeve kullanarak çözmüşlerdir. Bununla birlikte, öğrencilerin problem çözme süreci içinde “analitik çerçeve” ye geçiş yapamadıkları tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KİTAB-I MAKBÛL DER HÂL-İ HUYÛL ADLI ESERDE ATLARIN ÖZELLİKLERİ DONLARI VE TEDAVİLERİNDE KULLANILAN BİTKİ ADLARI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28578</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28578</guid>
      <author>Paki KÜÇÜKER, Gülden SARI KAYADİBİ</author>
      <description>Bu makalede ele alınan eser 06 Mil Yz A 1691/1 arşiv numarasıyla, Kitâb-ı Makbûl der Hâl-i Huyûl adıyla, Ankara Milli Kütüphane’de kayıtlıdır. Her sayfasında 15 satır bulunan harekeli nesihle yazılmıştır ve 48 yapraktır. Kâdî-zâde Mehmed (Muhammed) b. Mustafâ Balıkesirî (ö. 1044/ 1635) tarafından 17. yüzyılda II. Osman’a itafen kaleme alınmıştır. Eserin 26 nüshası bulunmaktadır. Bir mukaddime, bir hâtime ve dört bâb üzerine tertip edilmiştir. Ele aldığımız eserde, atların toplumumuzdaki yeri ,atlara ad vermenin önemi, atlarda bulunması gereken iyi özellikler, hangi donlara sahip olan atların iyi olduğu anlatılmaktadır. İyi atlarda bulunması gereken sıfatlar ‘‘y” harfiyle başlayan Türkçe yirmi yedi özellik ile sıralanmıştır. Eserde at beslemenin önemi ve fazileti ayetlerle ve hadislerle aktarılmıştır. Baytarnâme kısmında at hastalıklarından ve bu hastalıkları tedavi atmek için kullanılan çeşitli bitkilerden söz edilmektedir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“VİŞNE BAHÇESİ” ÇEVİRİLERİNİN RUS DİLBİLGİSEL ÇEVİRİ KURAMLARI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28651</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28651</guid>
      <author>Gamze ÖKSÜZ</author>
      <description>Rusya’da bir bilim dalı olarak çeviri kuramlarının ortaya çıkması ve bu süreçte edebi çeviri olgusunun ilk kez bilimsel bir temele oturtulmaya başlanması 1920’li yıllara dayanır. Bu dönemden sonra günümüze değin çok farklı görüş ve yaklaşımlar çeviri dünyasında kendisine yer edinmiştir. Rusya’da biçimci yaklaşımla başlayan çeviribilim çalışmaları 1950’li yıllarda Ya. İ. Retsker ve daha sonra A.V. Fedorov ile önemli mesafeler kat eder. Her iki bilim adamının gerçekçi çeviri yaklaşımına karşı olarak ortaya koydukları çeviri kuramları, dilbilgisel temelli yaklaşımlardır ve onlardan sonra da Rusya’da çeviri kuramları bu doğrultuda yol almıştır. Özellikle edebi çeviri üzerinde yoğunlaşan söz konusu bilim adamları, diller arasındaki yapısal ve işlevsel uyum/uyumsuzluklar üzerinde durmuşlardır. Yüzyıllardır önemini yitirmeyen bir edebi tür olan tiyatro metinlerinin çevirisine dilbilgisel açıdan yaklaşmak, söz konusu metinlerin zenginliğini daha da açık bir biçimde ortaya koymaya olanak sağlayan bir yöntemdir. Zira okunmak ve sahnelenmek üzere kaleme alınan bu eserler, diyaloglar üzerine kurulmuş, iletişim ve duygu aktarımı kaygısının ön planda olduğu edebi türlerdir. Bu bildiride Türkçemize defalarca çevrilen ve tiyatrolarda sürekli sahnelenen, gerçekçi tiyatronun en önemli isimlerinden Anton Çehov’un “Vişne Bahçesi” adlı oyununun Rusçadan Türkçeye yapılan iki çevirisi ele alınacak ve Rus dilbilgisel çeviribilim kuramları çerçevesinde incelenecektir. Çalışmada, “Vişne Bahçesi” oyununun çeviri metinlerinde kaynak ve erek diller arasındaki yapısal ve işlevsel farklılıkların nasıl çözümlendiği ve ayrıca kültürel gerçekler ile deyimlerin çevirisinde ne gibi stratejiler tercih edildiği irdelenecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>YABANCI DİL OLARAK TÜRKÇE ÖĞRETİMİNDE SÖZ VARLIĞI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28451</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28451</guid>
      <author>Faruk ÖZTÜRK</author>
      <description>Türkiye’de anadili olarak Türkçe öğretiminde söz varlığı çalışmaları bulunmasına rağmen yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde söz varlığı çalışmaları yetersiz kalmıştır. Bu da yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde söz varlığı çalışmalarına acil ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak söz varlığı belirleme çalışmalarının nasıl bir yöntem üzerine oturtulacağı, hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi hedefler doğrultusunda belirleneceği, hangi şartlara ve ortamlara ihtiyaç duyulacağı konusu büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Anadili olarak Türkçe öğretiminde söz varlığı belirleme çalışmalarında yazılı dilden elde edilen veriler üzerinde çalışmalar yapılırken yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde söz varlığı belirleme çalışmalarında hangi verilerin üzerinde çalışmalar yapılması gerektiği ayrı bir konudur. Yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde (YDTÖ) hangi düzeyde hangi sözcüklerin öğretilmesi gerektiği ve bu sözcüklerin nasıl oluşturulacağı konusunda yeterli ve geniş çaplı bir çalışmaya rastlanmamıştır. Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminin uzun bir geçmişi olmasına rağmen hâlâ araştırma eksiklikleri ve yetersizlikler olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde sadece program ve materyal geliştirme konusunda değil aynı zamanda söz varlığı konusunda da ihtiyaç ve durum analizi yapılmalıdır. Bu çalışmanın amacı, yabancılara Türkçe öğretiminde söz varlığı ve sözcük öğrenimini geliştirmenin etkili bir biçimde nasıl yapılacağını göstermektir. Bu çalışmada, KTMÜ’de YDT öğrenen 75 erkek, 120 kız öğrenci çalışma grubu olarak yer almaktadır. Katılımcılar altı farklı ülkeden (Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Afganistan, Tacikistan) ve 12 (Kırgız, Kazak, Özbek, Rus, Alman, Tacik, Çeçen, Uygur, Azerî, Afgan, Türk, Tacik) farklı milliyetten oluşmaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>MEMLUK KIPÇAK TÜRKÇESİNDE İKİLEMELER</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28632</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28632</guid>
      <author>Okan Celal GÜNGÖR</author>
      <description>Türk dilinin en eski metinlerinden itibaren görülen ve yüzyıllar içerisinde çeşitlenerek günümüze ulaşan ikilemeler ifadeye çeşitli anlam incelikleri -güçlendirme, çoğaltma, abartma gibi- katmakla birlikte, yeni kavramların türetilmesi, öğretilmesi ve pekiştirilmesi işlevini de görür. Çalışmada ikileme terimi ve bu terim üzerine yapılan çalışmalar değerlendirildikten sonra XIII. ve XV. yüzyıllar arasında Mısır ve Suriye coğrafyasında hâkim olan ve bir geçiş dili özelliği gösteren Memluk Kıpçak Türkçesi dönemi ikilemeleri ele alınmıştır. İkilemeler anlam açısından, fonetik açıdan, hecelerin durumuna, unsurların kökenine göre ve yapı-kuruluş açısından değerlendirilmiş; anlam açısından eş ya da yakın anlamlı olan ikilemelerin, fonetik açıdan iki ögesi de vokalle ve konsonantla başlayanların, heceleri durumuna göre her iki unsuru da eşit olanların, köken açısından ise Türkçe+Türkçe kuruluşunda olan ikilemelerin özellikle de ata ana ‘’büyük, ebeveyn’’, oğul kız ‘’evlat’’ yapılarının çok kullanıldığı görümüştür. Bu sahadan tespit edilen ikilemeler tarihî dönemlerle -Göktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm Türkçesi- ve Türkiye Türkçesiyle mukayese edilmiş, èacayip garayip, aèmì cahil, aya? çana?, cemal kemal, otura tura, ya?şı yaman, yı?ıla tura ikilemelerinin sadece Memluk Kıpçak Türkçesine özgü olduğu; aynı yüzyıllar arasında hâkim olan yazı dilleriyle -Harezm, Kıpçak ve Eski Anadolu Türkçesi- yapılan karşılaştırmalar neticesinde altun kümiş, artu? eksük, ata ana, el kün, iş küç, kiçe küntüz, ogul kız, oynay küle, ulluga kiçige, yimek içmek, yir kök ikilemelerinin her üç dönemde de kullanıldığı, ortak olan bu ikilemelerden sansız sakışsız, ya? yawu? dışındakilerin ise Türkiye Türkçesinde hâlen yaşadığı görülmüştür. Bu da ikilemelerin kalıcılığını ve yüzyıllara dayanan köklü yapısını ortaya koyan bir durumdur</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>BABA RAHİM MEŞREB’İN ELİFNÂMELERİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28639</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28639</guid>
      <author>Sadi GEDİK, Lütfi ALICI</author>
      <description>Harfler üzerine söz oyunları yapmak, harfleri bir sembol olarak kullanmak veya alfabetik sıraya göre şiir yazmak eski dönemlerden beri şairlerin başvurduğu bir yol olmuştur. Şairler harfleri ön plana çıkararak şiir yazma anlayışı üzerine elif-nâmeleri geliştirmişlerdir. Türk-İslam edebiyatında da şairler genellikle dinî-tasavvufî düşüncelerini başlar. Şiir beyitleri veya mısraları bu düzende alfabetik sırayla devam eder ve son anlatırken elif-nâme türünü kullanmışlardır. Ancak din dışı konuların da elif-nâmelerle yazıldığı olmuştur. Elif-nâmelerde ilk beyitin veya ilk mısranın ilk kelimesi elif harfiyle başlar. Sonraki beyit veya mısranın ilk kelimesi be harfiyle beytin veya mısranın ilk kelimesi ye ile başlar. Bu tür şiirlere genel olarak elif-nâme denmiştir. Elif-nâmeler tertiplenişlerine göre farklı şekillerde sınıflandırılmıştır. Baba Rahim Meşreb (1640-1711) son dönem Çağatay şairidir. On yedinci yüzyılın sonları ile on sekizinci yüzyılın başlarında yaşamış, mutasavvıf gezgin bir şairdir. Türkistan’da yaşadığı dönemde ve sonrasında çok sevilen ve tesir uyandıran bir şair olmuştur. Türkistan’da çok bilinen bir şair olmakla beraber Anadolu’da pek bilinmemektedir. Türk dili ve edebiyatı bir yandan Anadolu ve çevresinde gelişirken bir yandan da Türkistan’da gelişimini sürdürmüştür. Klasik Türk edebiyatı şiir türlerinin hemen her türünde şiirler yazmış olan Meşreb’in şiirlerinin içerisinde elif-nâmeler dikkat çekmektedir. Meşreb’in elif-nâmeleri Mebde-i Nur Mesnevisi’nde ve hakkında yazılmış olan Şah Meşreb Menakıbnamesi adlı eserde bulunmaktadır. Bu bildiride önce genel anlamda Türk edebiyatında elif-nâmeler hakkında bilgi verildikten sonra Meşreb’in yazmış olduğu elif-nâmeler dil ve edebiyat açısından incelenecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>CENGİZ DAĞCI’NIN ÖYKÜ ÜÇLEMESİNDE İNSANİ KAVRAMLAR: “AŞK”, “DOSTLUK”, “ÖLÜM”, “MUTLULUK” “AİLE BAĞI” VE “EVLİLİK”</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28688</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28688</guid>
      <author>Samet AZAP</author>
      <description>20. yüzyıl Kırım Türkleri için aidiyet duygularının koparıldığı, ontolojik bunalıma sürüklendikleri, yurtsuzluk itkisi çektikleri zamanları imler. Rusların Kırım topraklarına Yahudileri yerleştirmek istemeleri, yaşanılan açlık/sefalet ve işgal süreci Kırım Türklerinin başkaldırısıyla soylu bir direnişe yol açmış, Rusların bu direnişi kanlı şekilde bastırması ve Kırım Türklerinin sürgüne gönderilmesiyle ontolojik bir kopuş süreci hız kazanmıştır. Cengiz Dağcı da halkı gibi kendi topraklarından koparılmış ve umutsuzluk, çaresizlik içindeki Kırım Türklerinin kolektif milli benliğini kalemiyle ayakta tutmaya çalışmıştır. Cengiz Dağcı, daha çok savaş izleği etrafında romanlarını kaleme almasıyla bilinir. Onun romanlarında gerek kendi hayatından gerekse Kırım Türklerinin yaşadığı işgal süreçlerinden örnekler görmek mümkündür. O realiteyle kurguyu yoğurarak bir tarih kitabı titizliğinde gerçeklerin görünür kılınmasını ve Kırım Türklerinin uğradığı zulüm ve ötekileştirmeyi anlatmayı amaçlamıştır. Türkiye'de yazar hakkında yapılan çalışmalara bakıldığında onun daha çok romancılığının öne çıkarıldığı görülür. Ancak İngiltere'de yaşadığı dönemlerde kaleme aldığı öykü üçlemesi de onun başka bir yönünü, öykücülüğünün de romancılığı kadar olmasa da dikkate değer olduğunu gösterir. Bu çalışma yazarın "Bir İngiliz Öyküsü" başlığı altında ele aldığı üç uzun öykü üçlemesi; "Bay Markus Burton'un Köpeği", "Bay John Marple'ın Son Yolculuğu", "Oy, Markus, Oy!" öykülerindeki insani kavramların irdelenmesi üzerinedir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>CAHİT KÜLEBİ’NİN ŞİİRLERİNDE İMAJLAR</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28674</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28674</guid>
      <author>Fikri AYDEMİR</author>
      <description>İmaj, Fransızcadan dilimize geçmiş bir sözcüktür. Türkçe sözlükte karşılık olarak imge kelimesi de kullanılmıştır. Edebi metinlerin, özellikler şiirin ortaya çıkışında, günlük hayatta kullanılan kelime ve ifadelerin şairin süzgecinden geçerek şiire girmesi söz konusudur. Bu süzme süreci, şairin muhayyilesindeki çağrışımların ve benzetmelerin kelimelere yansıması sonucu imajı doğurur. Bir anlamda, kelime ve ifadelerin şairin hayalindeki görüntüsü imajlar şeklinde tezahür eder. İmajla ilgili yapılan değerlendirmelerde ortak nokta hayal kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılması olur. Cahit Külebi, 1917 yılında ülkenin var olma mücadelesinin ortasında doğmuştur. Aile doğumdan birkaç ay önce Erzurum’dan Zile’ye göç etmiştir. Külebi, şiire meylinin çocukluk günlerindeki hayallerinden doğduğunu belirtmiş; ilk şiirlerini ise lise döneminde Sivas’ta yayımlamıştır. Memuriyetleri sebebiyle Ankara’da yaşamış olsa da lise sonrası döneme kadar Anadolu insanı ve coğrafyasıyla haşır neşir olmuş ve şiirine bu öğeleri yansıtmıştır. Bu durum onun şiirindeki Anadolu’ya ait unsurların yaşantı sonucu oluşmasını sağlamıştır. Külebi, 1930 kuşağındaki birçok şairle tanışıklığı ve dostluğuna rağmen özgün bir şair olarak kalmış; herhangi bir grup veya akım içerisinde yer almamıştır. Bu durum, uzun sayılabilecek şiir serüveni boyunca şiirinin özgün olmasına ve kendi ifadesiyle baştan sona çizgisini değiştirmemesiyle neticelenmiştir. Külebi’nin şiiriyle ilgili yapılan değerlendirme ve incelemelerde bu noktayla birlikte Anadolu, Anadolu insanı, halk şiiri ve halk türkülerinin şiirinin merkezinde yer aldığı söylenmiştir. Cahit Külebi’nin şiirlerindeki imajlar, yalnızlık, zaman, ölüm ve kadın kategorilerinde değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>JEAN AMÉRY’NİN “DIE SCHIFFBRÜCHIGEN” ADLI ROMANINDA “ÖZGÜR ÖLÜM” İZLEĞİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28638</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28638</guid>
      <author>Hatice GENÇ</author>
      <description>İntihar, bireyin özgür iradesiyle ve dış baskılara maruz kalmadan verdiği bir karar doğrultusunda gerçekleşmektedir. Bu nedenle bireysel bir edim olarak kabul edilmektedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında sürgün hayatı yaşamış ve toplama kamplarında işkencelere maruz bırakılmış bir aydın olan Avusturyalı Jean Améry’e göre intihar özgürce seçilmiş bir ölüm çeşididir. Ayrıca Améry’ye göre intihar insanlığın bir erdemidir. Oluşturduğu intihar tipolojisinde Améry, sorunlarla başa çıkamayıp kurtuluşu amaçlayan ve özgürlüğü tercih eden bireylerin gerçekleştirdiği intihara karşı edinilen toplumsal yargıyı sorgulamıştır. Améry’ye göre intihar bireyde doğuştan gelen bir arzuyu da ifade etmektedir. Bu bağlamda sosyolojik, psikolojik, ekonomik gibi birçok nedene bağlı olarak bireyi intihara götüren çöküş ve melankoli halleri yazarın yapıtlarında yoğun bir şekilde ele alınmaktadır. İçgüdüsel olarak ölüm düşüncesi, günlük yaşantısında yazarın yanında sürekli yer almaktadır. Bu nedenle kendi yaşamına paralel olarak yapıtlarında ölüm ve intihar düşünceleri yazarın vazgeçilmez izlekleridir. Bu çalışmanın amacı, yazarın “Die Schiffbrüchigen” adlı yapıtında yer alan intihar izleğini ve onun arka planını ortaya koymaktır. 1935 yılında yazılan yapıtta, 1934-1935 yılları arasında Avusturya’da meydana gelen tarihsel ve politik olaylar yer almaktadır. Anlatıcı Auschwitz öncesinde suçlu toplumunu, seçimlerini ve Yahudi olmanın getirilerini ve özellikle götürülerini bir kurban gözünden, toplama kampı kurbanı adayının gözünden aktarmaktadır. Yazar olayları bizzat kendisi yaşayıp kaleme almıştır. Bu durum çalışmada kullanılan yöntemi etkilemiştir. Bu noktada metne bağlı yöntemin yanı sıra yazarın öz yaşamından hareket edilmiş ve intihar izleği sosyolojik ve psikolojik açıdan ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ESKİMEYEN GEL GİT SENFONİSİ: TUTUNAMAYANLARIN BİR GÜNLÜK BESTESİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28661</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28661</guid>
      <author>Berna USLU KAYA</author>
      <description>Günlük türü, mahremin kaynağından beslenir. Kişi bir günlük hikâyesinde, kendine özel yanını anlatır. Günlüğün hareket noktasında sessiz bir şahsiyet ve silik samimiyet söz konusudur. Zira günlük şahsi ve samimi bir ihtiyacın neticesinde, ben’in sessizliğinde, gösterişsiz bir samimiyetle vücut bulur. Günlük, yalnızın bir günlük suskunluğunun yazıya dönüştürmesidir. Bu nedenle de sırlı, duygulu ve merak uyandırıcıdır. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında ve Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar eserinde, günlük tekniği kullanılmıştır. Söz konusu günlüklerin okura sağladığı en önemli hareket noktası, kahraman, yazar ve eser bağlamında kurulan ilişkidir. Zira günlük, kahramanın sesinde yükselerek yaşananlara, ruhsal ve zihinsel bir etkileşim süreci katmıştır. Çalışmamıza, Tezer Özlü’nün Kalanlar kitabında geçen günlükleri ile Oğuz Atay’ın Günlükleri de dahil edilmiştir. Bunun en önemli nedeni ise aydın günlükleri ile romanlar arasındaki bağlantıyı ortaya koymak içindir. Tezer Özlü ve Oğuz Atay’ın günlüklerinde bir dünyaya ait olamama durumu, aydın yalnızlığı ve kötücüllüğü ile karşımıza çıkmıştır. Bu noktada doğrudan ilişki kurduğumuz Aylak Adam ve Tutunamayanlar romanlarında da tutunamama ya da tutanak sorunu adını verdikleri yalnızlık, ayrışma ve buhran duyguları aydın günlüklerinin bir parçası oluvermiştir. Metinlerarasılık bakımından, günlüğün romana dahil oluşunun izlerini, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında ve Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar eserinde inceleyeceğiz. Günlük türü bağlamında ise, Tezer Özlü’nün Kalanlar eseri ve Oğuz Atay’ın Günlükleri yukarıda işaret ettiğimiz noktalarda değerlendilecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>SÖZLÜKBİLİMİN KULLANICI ODAKLI ALANI OLARAK ÖĞRENİCİ SÖZLÜKBİLİMİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28687</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28687</guid>
      <author>Anna GOLYNSKAIA</author>
      <description>Öğrenici sözlükbilimi, yabancı bir dili orta veya ileri seviyede öğrenenlere yönelik hazırlanan sözlükleri kapsamaktadır. Öğrenici sözlüklerinin en önemli özelliği, öğrenicilerin ihtiyaçları, psikolojik özellikleri, yaşları ve öğrenim aşamalarına göre bilgiler içermesidir. Türkçenin ilk sözlüğü kabul edilen “Divânü Lugât'it-Türk” de eğitsel bir amaç güdülerek hazırlanmış, Araplara Türkçe öğretmek için yazılmıştır. Ne var ki çağdaş sözlükbilimin diğer dalları arasında ayrı bir yeri ve önemi olan öğrenici sözlükbilimi, incelemeye değer birçok yönüyle Türkiye’de hâlâ bakir bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye’de henüz bilimsel literatürde yer bulamayan öğrenici sözlükbilimine dikkat çekmek ve bu alana ait kuramları ortaya koymaktır. Araştırmamızda öğrenici sözlükbiliminin tarihî geçmişinden bahsedilmiş ve bu alana ait temel kavram ve ilkeler ortaya konmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında Edward L. Thorndike, Harold Palmer, Michael West ve A.S. Hornby adlı dil bilimci ve eğitimcilerin çalışmaları sayesinde ortaya çıkan öğrenici sözlükleri, birçok evreden geçerek bugünkü halini almıştır. Çalışmamızda öğrenici sözlükbilimi, pedagojik sözlükbilimin bir alt kümesi olarak ele alınmaktadır. Öğrenici sözlükleri, insan merkezli olup öğrenicilere bir yabancı dili benimsemeleri ve onu etkili kullanmaları konusunda destek vermektedir. Öğrenici sözlükleri, başlıca özelliklerine göre tek dilli, iki dilli ve ikidillileştirilmiş olmak üzere üç gruba ayrılabilmektedir. Araştırmamızda yukarıda adı geçen sözlüklerin güçlü ve zayıf tarafları incelenerek yabancı dil öğrenim/öğretim süreci üzerindeki etkileri tartışılmıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>MUHTEŞEM GATSBY’DE METALAŞTIRMA VE SINIF AYRIMI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28508</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28508</guid>
      <author>Aytemis DEPCİ</author>
      <description>Bu çalışmada Fitzgerald'ın romanı Muhteşem Gatbsy, Amerikan Rüyası’nın yıkılışı ve 1920'lerin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüketiciliğe odaklanılarak incelenmiştir. Yazarın hayatı ve dönemin sosyal durumunun romanın kendisi ile uyumu göz önünde bulundurularak ahlaki boşluk ve maddeci toplumun ikiyüzlülüğü ele alınmıştır. Muhteşem Gatbsy dramatik bir sosyal ve politik değişim dönemi olan ve ekonomik refah, şehirlerin yükselişi, sınıf yapısında değişimler, ilerleyen teknoloji, sosyal gelenekler ve kültürel adetlerin sarsılmasını beraberinde getiren Caz Çağını eleştirir. Romanın temel temalarından biri burjuva ve aristokrasi arasındaki sınıf ayrımdır. Roman o dönemin sosyal yaşamı ve sosyal statünün belirleyicileri ile maddi zenginliğin nasıl elde edildiği üzerinde durmaktadır. Romanın bir başka önemli özelliği de mallar ve değişim değerlerinin tüketicinin toplumsal statüsünü ortaya koymasıdır. Fitzgerald metalaşmayı gösterek kapitalist ideolojinin etkisini eleştirmektedir. Fitzgerald aşırı tüketiciliğe yol açan para eşittir mutluluk yanılgısını göstererek kapitalist ve materyalist toplumun yozlaşmasını romanın başkahramanı olan Gatsby’nin muazzam bir zenginliğe erişmesi ve sonunda yıkımı ile gözler önüne sermiştir. Kapitalist ideolojinin yarattığı yanılsamadan dolayı fantezi ve gerçekliği birbirine karıştıran Gatsby, Althusser'in terminolojisine göre söylenecek olursa burjuva sisteminin sosyal aparatlarınınının bir kurbanı olmuştur. Bu makale, Fizgerald’ın sergilediği bu dönemdeki sosyal ayrımcılık, eşitsizlik ve ahlaki çürümeyi irdelemektedir. Para Gatsby için karşılığında her şeyi değiştirebileceğini sandığı bir yanılsama ve yapay bir dünya yaratır ve sahip olduğu malları arasında paranın insan üzerindeki yabancılaştırıcı gücü konusunda Marx'ın düşünceleri ile örtüşen bir yabancılaşma yaşar.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Palimpsest: Edebiyat, Eleştiri, Kuram, Sarah Dillon, Çeviren: Ferit Burak Aydar, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2017, 224 s.Palimpsest: Edebiyat, Eleştiri, Kuram, Sarah Dillon, Çeviren: Ferit Burak Aydar, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2017, 224 s.</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28697</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28697</guid>
      <author>Bülent SAYAK</author>
      <description/>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İŞLEVSEL TEORİ BAĞLAMINDA İSKENDERUN ÇOCUK OYUNLARI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28647</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28647</guid>
      <author>Hüseyin Kürşat TÜRKAN</author>
      <description>Oyun, çocuğun deneyimleri kendi kendine öğrenmesini sağlayan, eğlenmek amacıyla ve içsel olarak güdülenen, bazen kuralları belirlenmiş ve bilinen, bazen de kendiliğinden gelişen ve mutluluk, coşku, heyecan, merak duygularını da içinde barındıran davranışlardan oluşan bir etkinlik olarak tanımlanabilir. Gelişim aşamasında olan çocuklar için oyun, üyesi olduğu toplumun sosyo-kültürel yapısından yaşam sürecinin tanınması, öğrenilmesi ve anlamlandırılmasına kadar çok ciddi ve etkili bir işlevi yerine getirmektedir. Bilhassa nostaljik oyunlar, doğal ve kolay temin edilebilir malzemelerle oynandığı, cinsiyet ve kültür ayrımı yapmaksızın sosyalleşmeyi desteklediği, doğa ile iç içe aktif ve hareketli olmayı teşvik ettiği, iletişim becerilerini güçlendirdiği için çocuk gelişiminde son derece önemli bir yere sahiptir. Çocuklar, oynadıkları oyunların çeşitlerine göre başta fiziksel yön olmak üzere sosyal, dilsel, duyusal, duygusal, zihinsel gibi birçok yönden kendilerini geliştirme fırsatı bulurlar. Yani çocuklar, oyunlar sayesinde bir yandan fiziksel yönden sağlıklı ve psikomotor becerilerine sahip olurken diğer taraftan iyi ve kötüyü algılama, paylaşımcı ve erdemli olma gibi özellikleri eğlenirken öğrenirler. Gerek evrensel gerek ulusal bağlamda çocuk, kendini ve dış dünyayı keşfetmeye ve tanımaya çalışırken ona bu noktada destek veren ve yol gösteren ilk arkadaşı oyundur. Çocuk oyunlarının işlevi, biz yetişkinler tarafından her ne kadar sadece çocukları eğlendirmek ve oyalamak olarak görülürken söz konusu oyunların işlevi çocuk dünyasında yeri doldurulamayacak bir unsurdur. Çünkü oyunlar sosyalleşmeyi desteklerken kuşaklar arası iletişimi de sağlar. Oyunlarla kuşaklararası kültürel bilgi paylaşımı kolaylaşmakta ve kültürel değerler oyunlar aracılığı ile nesilden nesile aktarılmaktadır. Birçoğu ufak değişikliklerle birçok farklı ülkede de oynanmaktadır. Bu sebeple, dünyadaki tüm çocuklar için zamandan ve mekândan bağımsız ortak bir iletişim dili olma özelliği taşırlar. Ailedeki yetişkinlerle birlikte oynandığında ise nesiller arası iletişim güçlenir, yakınlık kurulur. Bildiride, işlevsel teori bağlamında İskenderun’da tespit edilen çocuk oyunlarının oynanma şekilleri ve söz konusu oyunların çocuklara kazandırabileceği unsurlar üzerinde durulacaktır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>SÖZLERİ ŞEYH GÂLİB’E, BESTELERİ HACI ÂRİF BEY VE SADEDDİN KAYNAK’A AİT OLAN ŞARKI FORMUNDA İKİ ESERİN KARŞILAŞTIRMALI MÜZİKAL ANALİZİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28497</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28497</guid>
      <author>Özgür Sadık KARATAŞ, Semih OKCU</author>
      <description>Cumhuriyet dönemi öncesi ve sonrası olmak üzere Klasik Türk Mûsikîsi Din dışı Formlarından en yaygın şekilde kullanılmış olan Şarkı formunda bestelenmiş, sözleri aynı ancak bestekârları farklı kişilere ait ve aynı zamanda makamları da farklı iki eserin müzikal özelliklerinin analiz edildiği bu çalışmada, öncelikle Şeyh Gâlib Dede, Hacı Arif Bey ve Saadettin Kaynak’ın Hayatı ve eserlerine değinilerek Türk Mûsikîsinde Formlar, Usûller, Arûz vezni ve Klasik Türk mûsikîsiyle ilişkisi hakkında genelden özele doğru olacak şekilde bilgiler verilmiştir. Söz konusu çalışmada, sözleri Şeyh Gâlib Dedeye, bestesi Hacı Arif Bey’e ait Kürdî’li Hicazkâr makamında “Geçti zahm-i tir’i hicrin” adlı eserle beraber yine sözleri Şeyh Galip’e ait, bestesi ise Sadettin Kaynak’a ait olan Isfahan makamında “Fariğ olmam eylesen yüz bin cefa” adlı eserler örneklem durumundadır. Çalışmada, söz konusu eserlerin güfte, form, makam ve usul analizleri yapılarak ne gibi benzerlikleri ve farklılıkları olduğu ele alınmıştır. Elde edilen bulgular neticesinde Şeyh Gâlib Dede’nin adı geçen şiirlerinin aynı vezinle yazılmış ve aynı form yapısına sahip olduğu görülmektedir. Hacı Arif Bey, Klasik geleneği sürdüren ve aynı zamanda şarkı formunun mucidi sayılan Cumhuriyet dönemi öncesi 18. yüzyıl bestekârımızdır. Hafız Sadettin Kaynak ise Cumhuriyet dönemi bestekârlarından ve aynı Klasik geleneği koruyan bestekârlar arasında gösterilmektedir. İncelediğimiz eserlerde iki bestekârımızda usûl değişikliğine giderek Şarkı Formunun klâsik geleneğe ait formatını kullanarak kolaya kaçmayarak Klasik geleneğe bağlılıklarını görmekteyiz. Tüm bu sonuçlar akabinde çalışmamızın, hem Klâsik tavır hem de sanatsal eserlerin devamı açısından bizlere ışık tutacağı ve yeni eserler oluşmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>POSTMODERN SÜREÇTE TEMELLÜK SANATI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28679</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28679</guid>
      <author>Gökçen Şahmaran CAN</author>
      <description>Kapitalizmin yeni bir yüzü olan Geç-kapitalizmle birlikte tüketim toplumu anlayışının baskın olduğu bir görüş olarak kabul edilen postmodernist dönemde, mikro-elektronik devrim sonucu üretim yapısının değişmesi, bilgi üretimi ve bilginin önemli bir güç kaynağına dönüşmesi günümüz sanat anlayışına zemin hazırlamıştır. Postmodern sanatçılar, modernist düşünce anlayışlarının, modernist tavırların tümünden ya da çoğundan uzak durmuşlardır. Sanat dünyasına düşünce bazında modernizmle ilişkisi kopmuş veya modernist üslupların tümünü içine alan farklı estetik anlayışlar ileri sürmüşlerdir. Postmodern teori ve sanat pratiğinin avangard strateji ve idealleri gerçekten yeniden ele geçirmeye çalışan bir tarzı vardır. Modernist estetiğin asıl özelliği orijinallik kültüdür. Sanat yapıtının mutlak, kendini temellendiren tekliğine, emsalsizliğine ve sahiciliğine duyulan inanç başattır. Bu bağlamda, modernliğin orijinallik/otantisite/biriciklik takıntısını postmodern düşünce anlayışı bozmaktadır. Çünkü postmodernlik, sanat tarihinin geri-dönüşümüne kapılmakta, avangard dahil bütün geleneği yağmalamaktadır. Bu bakımdan, geçmişteki her eserin alıntılanması, kopya edilmesi, taklit edilmesi ve bu sayede modern sanatın kalbi sayılan orijinallik/biriciklik ilkesinin tahrip edilip reddedilmesi postmodern sanatın stratejisi haline gelmektedir. Bu çerçevede, kendine mal etme, temellük ve temellük sanatının iç dinamikleri olarak eklektisizm, pastiş, simülasyon ve feminizm gibi postmodern stratejiler gelişmiş ve sahiplenme, ödünç alma, intihal ya da çalma modernistlerin özgünlüğe saygısını küçümseyen bir postmodernist strateji olarak günümüz sanatında yaygınlık kazanmıştır. Belli bir zaman sonra postmodernizm birden çok sanat türünü, üslubu, akımı çevreleyen daha genel bir kavram haline gelmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>LOZAN ANLAŞMASI VE FENER PATRİKHANESİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28664</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28664</guid>
      <author>Mustafa BAŞ</author>
      <description>Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi VI. Yüzyıldan itibaren ekümenik patriklik makamına yükseltilmiş, İstanbul’un fethinden sonra da Fatih tarafından milletbaşı kabul edilerek geniş yetkilerle donatılmıştır. Kendisine tanınan bu imtiyazları Osmanlı Devletinin aleyhinde kullanmaya başlayan Patrikhane, Bizans’ı yeniden diriltmek için yıkıcı faaliyetleri ile ayaklanmalar çıkmasına öncülük etmiştir. Yunan Devletinin kuruluşunu sağlayan Mora İsyanından itibaren bu çalışmalarını artırmıştır. Özellikle Balkan Savaşları esnasında ve öncesinde Yunan Devletinin Osmanlı karşısında elde ettiği başarılar bu hayaller etrafında faaliyetlerini artırmalarına sebep olmuştur. 1. Dünya savaşı ve Kurtuluş Savaşları esnasında da siyasi faaliyetlerini sürdürmüş, cephe gerisinde Türk Ordusuna zayiat vermişlerdir. İşgal yıllarında artık Osmanlı idaresini tanımadıklarını ifade ettikleri açıklamalarda bulunarak halkı devlete karşı kışkırtmışlardır. Din adamlarının yönlendirdiği Rum çeteciler, masum halka zulüm etmiş ve katliamlarda bulunmuş, kiliseler cephaneliğe dönüşmüştür. Lozan Barış görüşmelerinde bu faaliyetleri sebebiyle sınır dışı edilmek istenmişlerdir. Türk tarafının dile getirdiği ve tarihi gerekçelere dayandırılan bu talep taraflar arasında sert tartışmalar çıkmasına sebep olmuştur. Ancak konferansa katılan devletlerin baskısı ile siyasi ayrıcalıklarından arındırılarak Rum cemaatin dini önderi sıfatıyla varlığını devam ettirmesine müsaade edilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde de sert tartışmalara sebep veren bu durum, Cumhuriyetin ilanından sonra fiili olarak hayata geçirilmiştir. Lozan ve Nüfus Mübadelesi Anlaşmaları üzerine Hükümet tarafından istenmeyen patrikler, yurt dışı edilerek görevlerinden uzaklaştırılmışlardır. 1924 yılına gelindiğinde yeniden eski itibarlı günlerine dönmek için Heybeliada’da bütün Ortodokslara yönelik toplantı düzenleme talebi de Lozan anlaşmasına aykırı olduğu için reddedilmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KUR’AN’DA LİSAN KAVRAMI VE LİSANIN KÖKENİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28438</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28438</guid>
      <author>Hacı ÖNEN</author>
      <description>Dil, insanlar arasındaki iletişimi sağlayan temel unsurdur. Zira insanlar ancak dil sayesinde anlaşabilir ve birbiriyle iletişim kurabilirler. Lisan, Kur’an’da farklı anlamlarda kullanılan önemli kavramlardan biridir. Lisan kavramı, dil, lugat, mesaj, kelam, övgü, söz, mektup, tebliğ etmek, bildirmek, konuşmak gibi farklı anlamlara gelmektedir. Kur’an’da farklı münasebetlerle kullanılan lisan, dil kavramına en yakın kavramdır. Kur’an’da lisan, İnsanın bir uzvu olarak dil ve iletişim aracı olarak dil anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da bu iki temel anlam dışında ise lisan, övgü ve beyan anlamında da kullanılmıştır. Farklı toplumlarda dil, dilin tanımı ve kökeni gibi hususlar ile ilgili farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Dilin kaynağı meselesi de her toplumda merak konusu olmuş ve bu konu çerçevesinde tartışmalar yapılmıştır. Kimi düşünürler dilin toplumsal bir uzlaşmaya dayalı olduğu savunurken, kimi düşünürler ise dilin kaynağını evrim şeklinde açıklamıştır. Kimi düşünürlere göre ise dil, insanlar tarafından ortaya konmuş bir olgudur. Kur’an’da ise dilin kökeni meselesi, Hz. Adem’e isimlerin öğretilmesi çerçevesinde ele alınmıştır. İslam kültürü içinde dilin menşei ile ilgili temel tartışma, dilin Allah’ın öğretmesi ile mi yoksa insanların uzlaşması sonucu mu meydana geldiği yönündedir. Bu çalışmamızda lisan kavramı ve lisanın kökeni ile ilgili görüşler ele alınmıştır. Ayrıca çalışmamızda Kur’an perspektifinden lisan kavramının semantik tahlili ve dilin kökeni meselesi de inceleme konusu yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>HIRİSTİYANLARIN HZ. İSA’YI İLAHLAŞTIRMASI - KUR’ÂN’DA BU YANILGININ NEDENLERİ VE GİDERİLMESİ -</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28631</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28631</guid>
      <author>İbrahim YILDIZ</author>
      <description>Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm dinlerinin ortak noktası, aynı kaynaktan gelmeleri ve temelde tevhid inancına dayanmalarıdır. Fakat Yahudi ve Hıristiyanlık, çeşitli nedenlerden dolayı müntesipleri tarafından tahrif edilerek tevhid inancından uzaklaştırılmıştır. İslâm ise bu dinlerin tahrif edilen yönlerini düzeltmek için gönderildiğini açıklamıştır. Buna uygun olarak Kur’ân gerek Yahudilerin gerekse Hıristiyanların içine düştükleri çeşitli yanılgılarının nedenlerini ve çözüm yollarını ortaya koymuştur. Yanılgının nedenlerinin bilinmesi, herhangi bir nedenden dolayı düşülen yanılgılardan en kısa zamanda geri dönülmesi ve tekrar aynı yanılgıya düşülmemesi için elzemdir. Dinî konulardaki yanılgı nedenlerinin tespit edilip ortadan kaldırılması da itikâdî ve amelî istikâmetin sürdürülebilmesinin ön koşuludur. Çalışmamızda ele alacağımız yanılgı konusu, Hıristiyanların Hz. İsa’ya tanrısal bir hüviyet izafe etmeleri ve onu teslis dogmasının bir unsuru olarak Allah’a eş tutmalarıdır. Gerek Kur’ân’a gerekse İncillere bakıldığında onların bu yanılgısına kaynaklık eden birçok nedenin bulunduğu görülecektir. Bunlar arasında; din dilindeki mecaz ifadelerin yanlış yorumlanması, sevgide aşırıya gidilmesi, Hz. İsa’nın olağanüstü doğumu ve gösterdiği mucizelerin etkisi, yabancı kültürlerden etkilenme ön plana çıkmaktadır. Bu nedenler gerek tek başlarına gerekse birbirleriyle etkileşim halinde ilk dönem Hıristiyanlarının zihin dünyalarını etkileyerek Hz. İsa’nın getirdiği tevhide dayalı dinin tahrif olmasına neden olmuştur. Bu çalışmada onları bu yanılgıya sürükleyen temel etkenler, Kur’ân ve İncillerde bulunan deliller ışığında ortaya konulacak ve bunların Kur’ân tarafından hangi delillerle çürütülüp söz konusu yanılgının nasıl düzeltilmeye çalışıldığı incelenecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KİTLE HABERLEŞME ARAÇLARI VE MEDYA İŞLETMELERİ: İŞLETME YAPISI VE İLETİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28338</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28338</guid>
      <author>Sedat CERECİ, Burak KARABULUT , Emrah CEVHER</author>
      <description>Bu çalışma, iletişim sürecinde iletinin işlevini ele almakta, medya kuruluşlarının kurulmasını tartışmakta, bireysel görüşlerin iletiler üzerindeki rolünü değerlendirmekte ve iletiye yansıyan görüşlerin risklerini vurgulamaktadır. Medya örgütleri sadece ticari veya hizmet kuruluşları değil, çoğunlukla sanatsal ve düşünsel göndericilerdir. Görüşlerin iletilere yansıması ve özellikle medya sahibinin görüşlenini yapımları biçimlendirmesi bir sorudur. Her gün medyada yer alan mesajlar yüzünden pek çok insan medyayı her gün izlemekte ve yaşamlarını sürdürmektedir. İnsanlar doğal olarak günlük olayları öğrenmek ve yaşamlarını sürdürebilmek için bazı ipuçlarına ihtiyaç duymaktadır ve konuşmak için gündeme ihtiyaç duymaktadır. Medya, çağdaş ortamda İnsanlar için en uygun araçlar olarak yer almaktadır ve kitle iletişim araçları çağdaş koşullarda insanları yönlendirmektedir. Kitle iletişim araçları insanlara birçok farklı yapımlar sunmakta ve yapımlar kişisel görüşleri de içermektedir. İnsanlar her zaman düşünmekte, öğrenmekte, farklı düşünceler üretmektedir ve mesaj için fikir degörüşlerini iletiye dönüştürmek başkalarına aktarmak için yollar aramaktadır. İleti, iletişim sürecinde gönderen ve alıcı arasındaki bir kod ve bir anlamdır. İnsanlar fikirlerini aktarmak ve başkalarının görüşlerini almak için birçok farklı yol ve araç geliştirmiştir. İnsanlar iletişim ihtiyacı nedeniyle ve yeni bilgiler edinmek ve yeni fikirler öğrenmek için çeşitli yollar aramıştır. Toplumsal iletişim, devlet ve hükümetler tarafından kurulan ilk iletişim kuruluşları tarafından da kabul görmüştür. 19. yüzyılda hükümetler tarafından ilk posta organizasyonları ve ilk telefon operatörleri ve daha sonra 20. yüzyılda da özel sektör kuruluşları medya işletmelerini kurmuştur. Modern çağ insanlara birçok farklı araç, teknoloji ve yaklaşım getirmiştir ve neredeyse hemen her şey modernleşme döneminde değişmiştir. Ekonomik ilkeler, politik kurallar ve yaşam biçimleri değişmiş ve işletme yapılanmaları da çağdaş koşullar nedeniyle farklı özellikler kazanmıştır. İşletme yapılanmalarında kazanç ilk hedef olmuş ve çok önemsenmiş, kuruluşlar çıkar ve saygınlık temelinde örgütlenmiştir. Düşünsel etkiler bazı kuruluşlarda daha da önem kazanmış ve medya sahibine çok fazla itibar sağlamıştır. Bu nedenle insanlar medyada genellikle kişisel görüşler izlemekte, ancak çoğunlukla onları fark etmemektedir. Medya çalışanları, medya sahibinin görüşlerini yapımların içine ustaca yerleştirmektedir. Bu, gizemli ve çekici medya yapımlarından biridir ve insanlar bunun farkına varmamaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>THOMAS HOBBES VE JOHN LOCKE'UN “EGEMENLİK” ANLAYIŞLARI ÇERÇEVESİNDE KARŞILAŞTIRMALI BİR ANALİZ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28626</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28626</guid>
      <author>Fikret Çelik, Ayman KARA</author>
      <description>Egemenlik düşüncesi, Batılı modern siyaset teorisini önemli ölçüde etkileyen olgulardan biridir. Jean Bodin (1530-1596) tarafından kralın mutlak iktidarının meşruiyetinin sağlanması adına XVI. Yüzyılda ortaya konulan egemenlik teorisi, kendisinden sonraki tüm modern dönem düşünürlerini etkilemiştir. Bu bağlamda devletin ve kralın meşru iktidarını birey-devlet ilişkisi üzerinden dizayn etmeye çalışan Thomas Hobbes (1588-1679) ile devletin ve kralın iktidarının iktidarlarını “sınırlama” adına önemli fikirler öne süren John Locke’un (1632-1704) görüşlerinin incelenmesi önemlidir. Çünkü bu iki İngiliz düşünürün Batılı modern devlet teorisinin daha sonraki düşünsel ve pratik gelişiminde etkileri muhakkaktır. Bu çalışmada öncelikle “egemenlik” olgusunun tarihsel çerçevede gelişimi, siyasal düşünceler tarihinin önemli düşünürlerinin görüşleri çerçevesinde ele alınacaktır. Daha sonra da egemenlik olgusunun siyasal ve sosyal boyutu ise Bodin’in görüşleri ağırlıklı olarak teorik bir analize tabi tutulacaktır. Daha sonra Thomas Hobbes ile John Locke’un egemenlik anlayışları hem ayrı ayrı incelenecek, hem de ikisinin egemenlik anlayışları bir karşılaştırmaya tabi tutulacaktır. Bu şekilde Hobbes ve Locke’un egemenlik anlayışlarının farklılıkları teorik olarak ortaya konulmaya çalışılacaktır. Böylece günümüzdeki Batılı ideolojik ve tarihsel olarak oluşmuş olan modern devlet anlayışının hangi düşünceler üzerinden değiştiği ve geliştiğine yönelik bir çıkarım yapmaya çalışılacaktır. Çalışmada konuyla ilgili birincil ve ikincil kaynaklar faydalanılacak ve “içerik analizi yöntemi” kullanılacaktır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>GÖÇMENLER İÇİN BARINMA, İSTİHDAM VE MEKÂNSAL ÇÖZÜMLERİ KAPSAYAN BİR YERLEŞİM MODELİ ÖNERİSİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28440</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28440</guid>
      <author>Halil Cem SAYIN, Saye Nihan ÇABUK , Verda CANBEY ÖZGÜLER , Ayşecan AKŞİT , Alper ÇABUK</author>
      <description>Gelişen teknolojiyle birlikte küreselleşen ve dijitalleşen Dünya’da dinamikler değişmekte ve problemler artmaktadır. Bu problemlerden birisi, yaşamını devam ettirme kaygısıyla göç ederek temel ihtiyaçlardan olan barınma ihtiyacını karşılayamaz hale gelen insanlarla ilgilidir. Hem bu soruna bir çözüm bulmak hem de yerleşmelerin daha sürdürülebilir olmasını sağlamak için yeni bir yerleşim modeline ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çerçevede bu çalışmada; değişen dinamikler ve sürdürülebilir kalkınmanın insan ve çevre ile doğrudan ilişkili bir kalkınma hareketi olduğu göz önüne alınarak, mekânsal çözümlerin yanı sıra altyapı, enerji, istihdam, sosyal ve kültürel unsurları ele alan esnek bir yerleşim modeli önerisi geliştirilmektedir. Bu kapsamda göç problemi ele alınmıştır. Bu model öne sürülürken Dünya’da yerleşim alanlarına yönelik politikalardan ve Türkiye Bilgi Toplumu Stratejisi Eylem Planı’nın akıllı kentlere yönelik içeriğinden destek alınmıştır. Kent kır kavramlarının iç içe geçtiği bir yaklaşım çerçevesinde göçmenlerin barınma, istihdam ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayan bir yerleşim modeli ortaya konulması çalışmanın hedefleri arasındadır. Yaşanabilir yerleşmelerin elde edilebilmesi için mevcut sorunun anlaşılması ve yeni bir tanımlamayla çözüm önerisinin ortaya konulması gerekmektedir. Çalışma kapsamında öncelikli olarak barınma, korunma, beslenme, geçim sağlama gibi temel ihtiyaçlar sonrasında sosyal ihtiyaçlar ile ilgili yapılması gerekenler ortaya konulacak, konulan bu gereklilikler çerçevesinde ortaya çıkan modelin ardından hızlı şekilde üretilebilen, konforlu, ekonomik ve ekolojik yapı tasarım önerileri geliştirilecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>BEKİ VE PAŞALAR KÖYÜ ÖZELİNDE UŞAK SARNIÇLARI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28598</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28598</guid>
      <author>Türkan ACAR</author>
      <description>Suya ulaşmak, depolamak-saklamak ve kullanmak için insanoğlu tarafından farklı tasarım ve işlevde yapılar inşa edilmiştir. Suya ulaşmak için kanallar, kehrizler açmış, suyu depolamak kontrol altına almak için barajlar, maskemler ve sarnıçlar inşa etmiştir. Suyun halkla buluştuğu son durak ise hamam, çeşme gibi küçük ya da kompleks yapılar olmuştur. Eskiden beri suyun biriktirilmesi için kullanılan en yaygın yöntem su sarnıçları’dır. Sarnıç mimarisinin uzun bir geçmişi vardır. Anadolu’da özellikle kırsal kesimde taş sarnıçlar yaygın olarak görülmektedir. Tek tek ele alındığında mimari açıdan pek büyük önem taşımayan bu yapıların tarihsel değerleri konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşılamamıştır. Ancak bir bütün olarak bakıldıklarında sarnıçların kırsal kesimin su sorununa çözüm getirdikleri; ortak mimari, yapısal ve işlevsel özellikler taşıdıkları için önemli ve değerlidirler. Günümüzde kırsal kesimde de gelişen teknolojiye bağlı kullanım rahatlığını sağlayan yeni gelişmeler uygulamaktadır. Daha derin kuyular açılabilmekte, büyük artezyenlerle su ihtiyaçları giderilmektedir. Teknolojik gelişmeye paralel olarak sarnıçlar işlevsiz kalmakta, küçük bir kısmı açık arazilerde tarım ya da hayvanların sulanmasında işlevlerini devam ettirmektedir. Çalışmamızda Karahallı ilçesi özelinde Uşak sarnıçları ele alınarak, mimari açıdan vasıflı olmasa da, zamanla işlevsiz kalmış olan sarnıçların belgelenerek, tanıtılması hedeflenmiş, bu bağlamda sarnıçların yapısal özellikleri, su sistemleri ve Türk Sanatı içerisindeki yerleri incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>19. YÜZYILDA HAKKÂRİ’NİN İDARİ TAKSİMATINDAKİ DEĞİŞİKLİKLER (1839-1925)</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28519</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28519</guid>
      <author>Ela ÖZKAN</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin idari vaziyeti Tanzimat Fermanı ve sonrasında yayınlanan birçok nizamnameyle yeniden düzenlenmiş, yapılan nüfus sayımı ile merkez ve taşradaki idari birimler tespit edilmeye çalışılmıştır. Klasik Osmanlı Devleti idari taksimatı eyalet, sancak, kaza ve karyelere (köy) ayrılan idari bölümlerden oluşmaktaydı. İdari ünitelerin en büyüğünü oluşturan eyaletler, sancakların bir araya gelmesiyle teşkil edilmiştir. İşte Tanzimat Fermanıyla yapılan yeni idari düzenleme ile Osmanlı Devletine bağlı bazı sancaklar bir araya gelerek yeni bir eyalet teşkil edildiği gibi kimi eyaletler de sancak statüsüne geçirilmiştir. Tanzimat Fermanıyla başlayan bu süreç, yayınlanan birçok nizamname ile daha düzenli hale getirilmiştir. Nitekim 1864 Vilayet Nizamnamesiyle 19. yy idari taksimatı yeniden düzenlenmiştir. Bu değişikliklerde 19. yy Osmanlı Devleti’nin siyasi vaziyetinin de büyük etkisi olmuştur. 19.yy Osmanlı Devleti idari taksimatı içerisinde Hakkâri’nin idari statüsü de sıklıkla değişiklik göstermiştir. Hakkâri 19. yüzyıl boyunca Kürdistan, Van ve Erzurum eyaletlerine bağlanarak sancak statüsünde idari taksimat içerisinde yer almıştır. Ancak 1850-1857 ve 1879-1887 tarihleri arasında Hakkâri’nin eyalet olduğunu tespit ediyoruz. Bu makalenin amacı Hakkâri’nin 19. yüzyıl idari taksimatındaki değişiklikleri ortaya çıkarmaktır. Değişikliklerin daha iyi belirlenmesi açısından Hakkâri’ye bağlı sancak ve kazalar tablolar halinde verilmiştir. Yararlandığımız kaynakların başında Başbakanlık Osmanlı Arşivinden temin ettiğimiz belge ve defterler ile Devlet Salnameleri gelmektedir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OSMANLI-İRAN MÜNASEBETLERİNDE HUDUT BOYLARINDAKİ KÜRT AŞİRETLERİNİN İLTİCA VE DEHALET MESELESİ (1850-1900)</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28658</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28658</guid>
      <author>Fehminaz ÇABUK</author>
      <description>19. yüzyılda Osmanlı ve İran devletleri arasındaki hudut anlaşmazlıklarını körükleyen ve hatta iki devleti savaşın eşiğine getiren temel neden Kürt aşiretlerinden kaynaklanan meselelerdi. İki devlet arasında Kürt aşiretlerinden kaynaklanan en önemli meselelerden biri de iltica meselesiydi. Osmanlı-İran hudut boylarında ikamet eden Kürt aşiretleri, tebaası oldukları devletle menfaatleri örtüşmediğinde bazı bahaneler öne sürerek karşı devlete iltica ve dehalet talebinde bulunmaktaydılar. İltica ettikleri devletin topraklarında da umduklarını bulamadıklarında veya yönetimle araları iyi olmadığında bu sefer tekrar eski yurtlarına dönme talebinde bulunmaktaydılar. Dönme arzusunda olduklarını eski tebaası oldukları devlete aracılar vasıtasıyla bildirdiklerinde çoğu zaman bu talepleri olumlu karşılanmış ve hatta kendilerine teminatlar dahi verilmiştir. Çünkü devlet için iltica eden bir aşiret, aynı zaman da asker ve vergi kazanımı ve boş olan yerlerin imar edilmesi anlamlarına gelmekteydi. Ayrıca iki devlet arasında 1843 ve 1847 yıllarında imzalanan I. ve II. Erzurum antlaşmalarındaki hükümler ve ihtilaflı yerler meselesi Kürt aşiretlerinin hudut boyundaki ehemmiyetini artırmıştı. Devletler kendilerine yapılan dehalet ve iltica taleplerine olumlu bakıp bu hususta bazı teşebbüslerde dahi bulundukları halde tebaaları olan aşiretlerin, diğer bir devletin topraklarına iltica etmelerine izin vermemişlerdir. İltica niyetinde olan tebaalarını bu arzularından döndürebilmek için vaat ve mükâfatlar da bulunarak onlardan taahhütler almışlardır. Ancak bazen verilen vaat ve mükafatlar aşiretleri geri dönmeye ikna edememekteydi. Böyle durumlarda ise devlet, askeri gücünü kullanmak zorunda kalabiliyordu. Askeri güçten istifade ederek aşiretleri eski topraklarına döndürmek aslında sık başvurulan bir tedbir değildi. Bölgedeki mahalli idareciler ve nüfuzlu kişilerin, karşı devlete iltica etme niyetinde olan aşiretin nezdine gönderilmesi, teminatlarla ve hoş sözlerle aşiretin ikna edilmesi daha sık başvurulan tedbirlerdendi.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>BANKA REKLAMLARINDA MİZAH VE ÜNLÜ KULLANIMI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28633</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28633</guid>
      <author>Güldane ZENGİN</author>
      <description>Reklamlarda mizah ve ünlü kullanımı oldukça etkilidir ancak bir o kadar da risk içerir. Dozunda kullanılmayan mizah ve uygun şekilde kullanılmayan ünlü markaya zarar verebilir, tüketicinin tutumlarını olumsuz yönde etkileyebilir. Banka gibi yüksek ilginlikli bir hizmet söz konusu olduğunda ise reklamda mizah kullanımı çok daha dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Zira yüksek ilginlikli düşünme gerektiren bir hizmetin daha rasyonel mesajlar vermesi beklenir; mesajın mizah kullanılarak verilmesi bu düşünme sürecini alt üst edebilir. Araştırmada yapılan deneyde katılımcıların mizah ve ünlünün beraber kullanıldığı dört adet bankanın reklama maruz kalmadan önceki tutumu, reklama maruz kaldıktan sonraki tutumu, reklama yönelik tutum, reklamdaki mizah algısı, reklamda oynayan ünlünün reklamdaki çekicilik, mizahilik, güvenirlik, uzmanlık durumuna yönelik algıları incelenmiştir. Katılımcıların reklama maruz kaldıktan sonraki tutumlarının olumlu yönde değiştiği görülmüştür. Reklama yönelik tutumlar yüksek olduğunda mizah algıları da yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte banka reklamlarında yer alan ünlülerin reklamda mizahi, çekici ve güvenilir olarak algılanması ile reklama yönelik tutumlar arasında ilişki olduğu görülmüştür. Yüksek düzeyde çekici olarak algılanan bir ünlü mizahi olmasa bile mizahi; yüksek düzeyde mizahi bulunan bir ünlü ise uzman olmasa dahi uzman olarak algılanmıştır. Dolayısıyla ünlü seçiminde en çekici, en mizahi gibi iddialı ünlüleri seçmek reklama yönelik tutumları olumlu yönde değiştirmede işe yaramaktadır. Bu sonuçlar, kaynak güvenilirliği ve kaynak çekiciliği modellerini doğrulamaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>REFİK KORALTAN’IN TRABZON VALİLİK GÖREVİ (1938-1939)</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28669</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28669</guid>
      <author>Özlem YILDIRIM</author>
      <description>Refik Koraltan 1889 yılında Sivas’ın, Divriği İlçesi’nde doğdu. Refik Bey, İstanbul Hukuk Fakültesi’nden 28 Temmuz 1910 senesinde Hukuk tahsilini tamamlayarak mezun oldu. Yurdun çeşitli yörelerinde savcılık yapmış, müteakiben dâhiliye teşkilatında çalışmış, polis müdürlüklerinde görev almıştı. Mülki idare amirlikleri, mahkeme üyelikleri, savcılık, dava vekilliği ve polis müdürlüğü gibi görevler yaptı. 29 Mayıs 1918’de Trabzon Polis Müdürü olarak görevlendirildi. Refik Bey, Trabzon’da Pontus Rum Teşkilatı’na karşı Müdafaa-i Hukuk Örgütü’nün kurulmasına öncülük etti. Daha sonra Konya’ya giderek burada Kuvayı Milliye Teşkilatı’nı kurma çalışmalarına başladı. Meclis-i Mebusan’ın kapanması üzerine Ankara’da toplanacak olan ilk Büyük Millet Meclisi’ne Konya’dan seçilenler arasında Refik Bey’de yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisinde 1935 tarihine kadar Konya milletvekilliği görevini yaptı. Bu tarihten sonra siyasi hayata ara veren Refik Bey’in idari görev hayatı başladı. Öncelikle Artvin(Çoruh) 1936-1938 valiliği ve ardından Trabzon valiliği (1938-1939) görevine atandı. Son olarak Bursa valiliği (1939-1942) görevine devam etti. 1942 senesinde İçel milletvekili seçilerek TBMM’ye yeniden katıldı. Bu çalışmada Refik Bey’in Trabzon’daki valiliği görevinde yapmış olduğu icraatlar değerlendirilmeye çalışıldı. Refik Bey Trabzon da vali olarak görev aldığı zaman zarfında başta eğitim olmak üzere imar, ziraat ve sağlık olmak üzere farklı konularda çalışmalarda bulundu. Eğitim hususunda bölgede okulların teftişi ve uzak bölgelerden eğitim-öğrenim görmek amacıyla bölgeye gelen öğrenciler için pansiyon inşası çalışmalarına önem verdi. Ziraat alanında bölgenin tabiat ve iklimine uygun ürünlerin yetiştirilmesi gerektiği hususunda tetkikler yaptırdı. İmar alanında bölgenin gelişimine katkıda bulunacak müesseseleri hayata geçirdi. Trabzon’dan sonra 1939-1942 arası Bursa valiliği görevinde kalan Koraltan 1942 senesinde yeniden TBMM’ye katıldı. 1946 senesinde DP’nin dört kurucusundan biri olan Koraltan 1950-1960 döneminde TBMM Başkanlığı görevinde bulundu. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonucunda tutuklanarak Yassıada mahkemelerinde yargılandı. 1964 senesinde siyasi af ile serbest kalan Refik Koraltan siyasetle bir daha ilgilenmedi. 1974 yılında geçirmiş olduğu hastalığı sebebiyle hayatını kaybetti.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK BAĞLAMINDA TÜKETİCİ VATANDAŞ SORUMLULUĞU</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28616</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28616</guid>
      <author>Veysel Karani Şüküroğlu</author>
      <description>Dünyada yaşanan iktisadi ve sosyal gelişmeler sonucunda doğal kaynakların kullanımının artması ve çevre ile ilgili değişimlerin etkileri sürdürülebilirlik kavramının önemini artırmıştır. Sürdürülebilirlik, doğada yer alan kaynakların kendi kendilerine yenilenebilmelerine imkân sağlayacak hızda kullanımları ile gerçekleşmektedir. Günümüz insanlarının ihtiyaçlarının, gelecek kuşakların ihtiyaç karşılama imkânlarının zedelenmeden sağlanması sürdürülebilirliğin en önemli amaçları arasında yer almaktadır. Sürdürülebilirliğin sağlanması ve sürdürülebilirlik bağlamında tüketici vatandaş sorumluluğunun oluşmasında bireylerin “tüketici vatandaş” olarak tercihlerinde etik, sosyal, iktisadi ve çevre ile ilgili bağlamlara dikkat etmelerinin önemi büyük olmaktadır. Tüketicilerin sadece iktisadi olarak ihtiyaçlarının karşılanması ile ilgili değil; aynı zamanda etik, çevresel ve sosyal sorumluluk boyutlarını da kapsayan kararlar almaları ve sorumluluklarını bilmeleri, sürdürülebilirliğe yönelik en önemli adımlar arasında yer alır. Sürdürülebilirliğin sağlanması açısından, tüketicilerin kararlarında iktisadi, etik, çevresel ve sosyal sorumluluk boyutlarının olması, tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılayan ve daha iyi bir yaşam kalitesi sağlayan ürün ve hizmetlerin, gelecek kuşakların yaşamlarını ve ihtiyaçlarını tehlikeye atmadan üretilmesi ve tüketilmesi, doğal kaynakların ve doğaya zararlı maddelerin kullanımını en aza indirerek tüketimin en az çevresel etki oluşturacak şekilde gerçekleşmesini sağlanması ve Hükümet ve firmalar, hükümet ve tüketici vatandaşlar ve firmalar ile tüketici vatandaşlar arasındaki etkileşim de önemlidir. Bu çalışmada; sürdürülebilirlik ve tüketici vatandaşlık kavramları ile birlikte sürdürülebilirlik bağlamında tüketici vatandaş sorumluluğu üzerinde durulmuştur.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>BORN INTO BROTHELS: CALCUTTA’S RED LIGHT KIDS’TE ÇOCUKLUK, YOKSULLUK VE TOPLUMSAL DAMGALANMA</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28657</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28657</guid>
      <author>Burak ŞAHİN, Neriman AÇIKALIN</author>
      <description>Zana Briski’nin ve Ross Kaufman’ın yönettiği 2004 tarihli belgesel film Born into Brothels: Calcutta’s Red Light Kids, Hindistan’ın Kalküta kentindeki genelev mahallesinin (Sonagachi) çocuklarını konu edinmektedir. Filmde yoksulluk, fuhuş, toplumsal eşitsizlik, toplumsal hareketliliğin zayıflığı gibi birçok tema yer almaktadır. Bu çalışmada Born into Brothels: Calcutta’s Red Light Kids’in genelev gettosu ile ilgili yansıttıklarının sosyolojik tartışmalar etrafında analiz edilmesi amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda, önce ataerkil sistemde fuhşun meşrulaştırılması üzerinde durulmuş; ardından genelev mahallesindeki çocukların dezavantajlı konumlarının nedenleri ifade edilmiştir. Sonagachi’de doğan çocuklar küçük yaşlardan itibaren çalıştırılmakta, fuhuş pazarında kendilerine düşen rolü yerine getirmeye zorlanmaktadırlar. Eğitim imkânlarından mahrum kalmaları toplumsal hareketliliğe olanak vermemektedir. Sonagachi’de doğmak kelimenin tam anlamıyla “damgalanmak” anlamına gelmektedir. Film yoksulluğun, ötekilik, damgalanma, marjinal sektör olgularıyla olan bağını ortaya koyması açısından önem arz etmektedir. Sonagachi’nin çocukları, toplumsal eşitsizlikten çok fazla pay almaktadır; aileleri tarafından bir “sigorta” olarak görülmektedir. Çocukların marjinal sektörde çalışmaktan kurtulması için ne aileler ne de devlet bir çaba harcamaktadır. Filmin sosyolojik olarak tartışılması, özellikle yoksulluğun miras bırakılması konusuna ışık tutabilme imkânı tanımaktadır. Bu bağlamda, çalışmada öncelikle Sonagachi’nin kadınlarının dünyasından bahsedilmiştir. Ardından üç kategori altında çocukların uğradığı çocukların uğradığı yoksulluk ve damgalanmaya değinilmiştir. Ailenin çocukları bir sigorta olarak görmesi, çocukların hayatında değişimden uzak hale getirmektedir. Eğitim imkânlarından yoksun olma toplumsal hareketliliğe fırsat tanımamaktadır. Damgalanmanın çeşitli biçimlerine maruz kalan çocuklar toplumsal dışlanma ile karşılaşmaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>RİSK DEĞERLENDİRME KARAR MATRİSİ YÖNTEMİ KULLANARAK ÖRNEK BİR RİSK DEĞERLENDİRME RAPORUNUN OLUŞTURULMASI</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28699</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28699</guid>
      <author>Barış ÇELİKTAŞ, Nafiz ÜNLÜ</author>
      <description>Bir kurumun ya da kuruluşun çalışabilirliğini, ticari müesseseler için ise öncelikle karlılığını olumsuz yönde etkileyebilecek risk faktörlerinin belirlenmesi, ölçülmesi ve en alt düzeye indirilmesine risk yönetimi süreci denilmektedir. İşte bu sebeplerle de kurum ve kuruluşların beka tedbirleri içerisinde en kilit rolü oynayan unsurların başında risk yönetim süreci gelmektedir. Risk yönetim sürecini de oluşturan en önemli aşamalar da risk analizi ve risk değerlendirmesi aşamalarıdır. Kurum ve kuruluşlar, sistematik bir şekilde risk analizi ve risk değerlendirmesi yaparak amaç ve hedeflerinin gerçekleşmesini engelleyebilecek iç ve dış tehditleri tanımlayarak değerlendirmeli ve alınacak önlemleri belirlemelidir. Sistemli bir çalışma sonucu amaç ve hedeflere yönelik risklerin belirlenmesi, risklerin gerçekleşme olasılığı ve muhtemel etkilerinin yılda en az bir kez analiz edilmesi ve risklere karşı alınacak önlemlerin belirlenerek eylem planlarının oluşturulması kurum ve kuruluşlar için hayati öneme haizdir. Çalışmamızda, yukarıdaki belirtilen hedef ve amaçlara uygun olarak İstanbul’da bilişim sektöründe faaliyet gösteren orta ölçekli bir firmanın bilgi sistemleri bölümünde L Tipi Risk Değerlendirme Karar Matrisi yöntemi kullanılarak risk analizi ve risk değerlendirmesi yapılmaya çalışılacaktır. Ayrıca, sistem hakkında çeşitli yöntemler kullanılarak elde edilen bilgiler ışığında yapılacak olan risk analizi ve risk değerlendirmesi ile olası tehditler karşısında alınacak uygun kontrol ve önlemler belirlenmeye çalışılacak ve örnek bir risk değerlendirme raporu oluşturulmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ÜÇ KUŞAK, ÜÇ KADIN, ÜÇ ÇOCUKLUK: GAZİANTEP ÖRNEĞİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28668</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28668</guid>
      <author>Cihan ARDİLİ</author>
      <description>Çocukluk sosyolojisi çocukluğu, sosyal olarak yapılandırılan bir süreç, çocuğun yetkin ve sosyal bir aktör olması ve çocuk olmanın özel ve biricik önemi nedeniyle incelemeye değer bir alan olarak belirlemektedir. Bu nedenle bir çocuk, biyolojik olarak evrensel özellikler gösterir ancak çocukluk tikeldir (tekil değil). Bu çalışmada tarihsel ve kültürel dönemlere göre farklılık gösteren üç kuşak kadının (anneanne, anne, kız çocuğu) çocukluk deneyimi ele alınmaktadır. Gaziantep’te yerleşik olan (üç kadın) ve Gaziantep’e göçle gelmiş (üç kadın) üç kuşak kadının kuşaklar arası çocukluk deneyimlerine odaklanılmıştır. Derinlemesine görüşme yöntemi kullanılan çalışmada görüşmeler çocukluk dönemi, gündelik yaşam pratikleri, ebeveyn ilişkileri, fiziksel ve toplumsal ortam, toplumsal cinsiyet farklılıklarına ilişkin deneyimler, arkadaşlık biçimleri, çocukluk tanımı, bireysel karar verme, teknolojiyle ilişki, mekân kullanımı gibi kültürel, toplumsal ve tarihsel bağlamı ortaya koyacak yarı yapılandırılmış sorular çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. İlk bakışta yaşamsal bir kategori olarak belirlenen çocukluk, esasen bir kimliğe ve statüye gönderme yapmaktadır. Bu kimlik ve statü, her yönüyle, içinde bulunulan zaman diliminden/çağdan bağımsız düşünülmemeli ve değerlendirilmemelidir. Zira yaşamın diğer kategorilerinde olduğu gibi çocukluk deneyimi de bu zaman diliminin özellikleriyle çevrelenmektedir. Bu çalışmanın ana eksenini oluşturan kuşaklararası çocukluk deneyimi, çocukluğun, özellikle toplumsal bağlamdan, ne tam anlamıyla bir kopuş ne de tam anlamıyla bir benimseme olduğunu göstermektedir. Bu anlamda çocukluğun her kuşakta farklı bir karaktere bürünmesi nedeniyle, çocuğun ve çocukluğun toplumsal bir aktör olduğu bu çalışmanın temel argümanlarından biridir. Bu çalışma kuşaklararası çocukluk deneyimindeki farklılıkların izini sürerek çocukluğa ilişkin sosyolojik bir kavrayışın geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İLKOKULDA EĞİTSEL OYUNLAR TEKNİĞİNİN ÖĞRETİMDEKİ YERİNİN ÖĞRETMEN GÖRÜŞLERİ AÇISINDAN İNCELENMESİ</title>
      <link>https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28559</link>
      <guid isPermaLink="true">https://jasstudies.com/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=28559</guid>
      <author>Şule KIRBAŞ, Gülsüm KOPARAN GİRGİN</author>
      <description>Oyun çeşitli kaynaklarda “ iyi vakit geçirmeye yarayan eğlence” olarak tanımlanmaktadır. Ancak yapılan araştırmalarda oyunun, çocuğun fiziksel, duygusal, bilişsel ve sosyal yönden gelişimini desteklediği belirlenmiştir. Bu düşünceden hareketle oyun öğrenme-öğretme etkinlikleri içerisinde eğitim sistemimizde yer almıştır. Bu araştırmada ilkokulda eğitsel oyunlar tekniğinin öğretimde kullanılmasına ilişkin öğretmen görüşlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. İlkokul öğretmenlerinin eğitsel oyun tekniklerini derslerde kullanma durumları, hangi amaçlarla kullandıkları, oyun seçiminde nelere dikkat ettikleri, hangi tür oyunlara daha çok yer verdikleri nitel araştırma yöntemlerinden olgubilim deseni ile incelenmeye çalışılmıştır. Araştırma 2016-2017 eğitim-öğretim yılında Ankara İli, Nallıhan İlçesinde gerçekleştirilmiştir. Çalışma gurubunu amaçlı örnekleme yöntemlerinden kolay ulaşılabilir durum örneklemesi yöntemi ile ulaşılabilen ilkokulda görevli 10 sınıf öğretmeni oluşturmaktadır. Nitel olarak tasarlanan araştırmada verilerin toplanması için yapılandırılmış görüşme tekniğinden yararlanılmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar; öğretmenlerin eğitsel oyunları derslerde aktif olarak kullanmaya çalıştıklarını, oyunla çocuğun derse aktif katıldığını, yaparak yaşayarak öğrendiklerini, kalıcı öğrenme sağlandığını ve derslerin eğlenceli hale geldiğini düşündüklerini, tercih etmelerindeki amaçlarının derse katılımı arttırmak, davranış kazandırmak ve kazanılan davranışı pekiştirmek, sosyalleşme, hoşgörü, hakkını arama, iletişim, sorumluluk gibi yetenekleri geliştirmek olduğunu ortaya koymuştur. Eğitsel oyunları tercih ederken seviye ve konuya uygunluğa, zaman ekonomisine, eğitici ve eğlendirici olmasına dikkat ettikleri görülmüştür. En çok dikkat geliştirici, stratejik oyunlar, kelime oyunları, evcilik, geleneksel çocuk oyunlarını tercih ettikleri ve değerlendirmede sorun yaşamadıkları belirlenmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


